1966-1968 DÖNEMİNDE TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ MİLLETVEKİLİ VE SENATO ÜYELERİNİN ÇALIŞMA BAKANLIĞI BÜTÇE GÖRÜŞMELERİNDE KULLANDIKLARI TEMALAR ÇERÇEVESİNDE İŞ SORUNLARI VE SENDİKALARIN SİYASİ ALANDA TEMSİLİ

GİRİŞ

Türkiye’de sendikacılık hareketleri çeşitli vesilelerle kesintiye uğramış; yasaklanmış, grev hakkı sınırlandırılmış, siyasetle bağları mevcut olsa da “siyasetten arındırılmış olduğu” varsayımı altında çeşitli zamanlarda tekrar tekrar düzenlenmiş ve tanımlanmıştır.





türkiye işçi partisi ile ilgili görsel sonucu




İnişli çıkışlı sendikacılık tarihimizde işçi sınıfına münhasır ve işçi sınıfının kahir ekserisini temsile mahir bir siyasi oluşuma pek de sık rastlamamaktayız. Bu çalışmanın merkezinde olan Türkiye İşçi Partisi tamamen Türk-İş’e bağlı işçi sınıfına mensup sendikacı/emekçiler tarafından kurulmuş ve her ne kadar TİP’in zeval dönemine denk düşse de ilk kez bir partiye bağlı bir sendika olarak DİSK’in kuruluşuna da vesile olmuş; böylelikle kendi biricikliğini tasdik etmiş bir siyasi partidir.

TİP, parlamento ve senatoda temsil hakkını elde ettiği ilk dönemde başta Sendikacı-Milletvekili Rıza Kuas olmak üzere az kişili ancak etkin bir temsil gerçekleştirdi. Çalışma ilişkilerinin düzenlenmesi anlamında birinci derece sorumlu olan Çalışma Bakanlığının bütçe görüşmeleri de bu anlamda TİP’in duruşunu ve ülkemizin çalışma ilişkileri tarihi kapsamında önemli bir döneminin anlaşılması açısından anlamlı veriler sunmaktadır.

Böylelikle Türk siyaseti ile sendikacılığın en verimli buluşmalarından biri olan bu özgün dönemi incelemek suretiyle ülkemizdeki çalışma ilişkileri konusunda da sarahate erişmeyi ümit ediyoruz.

BİRİNCİ BÖLÜM

TÜRKİYE’DE SENDİKA VE SİYASİ PARTİ İLİŞKİLERİ

Ülkemizde “sendikal hak”ların kazanılması, “Batı Kapitalizminin etkisi ile “Anayasa ve yasalaştırma” hareketleriyle beraber eş zamanlılık gösterir. Osmanlı Devleti’nin en bunalımlı çöküş dönemi aynı zamanda “devletin beka”sı için birçok alanda reformun yapıldığı dönemdir (Özerkmen, 2003).

Ekonomi ve ticaretin birçok alanı gayri Müslimlerin ve Batı Kapitalist ülkelerinin kontrolü altındadır. Osmanlı’nın sömürgeleşme sürecine girişine paralel olarak, bu ilişkilere uygun “Anayasal ve yasal” düzenlemeler yapmak zorunluluğu doğmuştur. Ancak, 1876 “Kanuni Esasi” den 1982 Anayasa’sına kadar yapılan düzenlemeler, hiçbir zaman Batı’da olduğu gibi ‘sınıf çelişkisinin’ zorlamasının sonucu değildir. Bütün “Anayasal ve yasal” düzenlemeler, aşağıdan gelen baskılar sonucu değil, “Kerim Devlet”in yukarıdan bahşettiği düzenlemelerdir. Diğer bir deyişle, ülkemizdeki “Örgütlenme Hakkı”; “Sivil Toplum Örgütleri, Demokratik Kitle Örgütleri” varlığını bir anlamda modern dünya ülkelerinin etkisi ve basına borçludur (Özerkmen, 2003).

Osmanlı İmparatorluğu’nda çok eskilerden beri ekonomik amaçlı işçi hareketlerinin olduğu bilinmektedir. İktisat tarihi araştırmalarında tatil-i eşgal olaylarına karşı sâdır olunmuş pek çok padişah fermanı bulunmuştur. Ne var ki bütün bu hareketler modern solcu bilinçten yoksundur. İşçiler ortaklaşa çıkarlarını koruma içgüdüsüyle hareket etmişler; yalnızca ekonomik olan amaçları politik boyuta ulaşmamıştır (Tunçay,1967:9).

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında kurulan ilk amele teşkilatları da aynı kalıbı devam ettiren hareketlerdir (Tunçay,1967:9).

Bu dönemde; Kasımpaşa Tersanesinde ve Beykoz debbağhanesinde savsaklanan işçi ücretleri için grevler yapılmıştır. Bununla birlikte daha yüzyılın ortasındayken, işçilerin devrimciliğe girişebilecekleri fikri, hükümeti ürkütmüştür. Nitekim, 1845 tarihli Polis Nizamının 12.madddesinde Emniyete şu görev verilmiştir: “işini gücünü terk ile mücerret tatili mesalihi ibat garezinde olan amele ve işçi makulelerinin cemiyetlerinin def’ ve izalesiyle ihtilal vukuunun önü kestirilmesi” (Tunçay,1967:9).

1908 Ağustos-Eylül Grevleri konusunda Tunçay (1967:20) şunları söyler: “İkinci Meşrutiyetin ikinci ayında Rumeli’den İstanbul’a ilk grev haberleri gelmeye başlamıştır. Çalışma koşullarının düzeltilmesi ile ilgili istemleri karşılanmayan çeşitli işletmelerin işçileri Selanik’te, Varna’da, Manastırda, Üsküp’te vb. greve başvurmuşlardır. Az zamanda yaygın duruma gelen demiryolu grevlerinden başka, örneğin Selanik’te tramvay, havagazı, Reji Tütün, sigara kağıdı, deri, şeker, fırın, tuğla işçileri de işlerini bırakmışlardı.”

I. Dünya Savaşı yılları savaş yılları olması hasebiyle önemli işçi hareketlerine rastlanılmamaktadır. Savaş sonrası kurulan siyasi parti ve dernekler işçi sorunlarıyla ilgilenmeye başlamıştır. Eşyanın tabiatı gereği çalışmalarını işçi hareketleriyle irtibatlandırmak isteyen sosyalist partilerin kurulması işçi hareketlerinin siyasi olma özelliğini desteklemiştir. Bu partiler Osmanlı işçi hareketlerini enternasyonal işçi hareketleriyle ilişkilendirmeye ve Marksist bir harekete dönüştürmeye çalışmışlardır (Yazıcı, 1996: 105-106; Uçar, 2010).

1920-1923 yılları arası çalışma ilişkilerinde önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bunun nedeni sosyoekonomik dinamiklerden ziyade 1917 Bolşevik İhtilali ile ortaya çıkan ve işçiler arasında yayılan sosyalist fikirler ve bu fikirler etkisinde yoğunlaşan işçi örgütlenmeleri, grevler ve sol partilerdir (İleri, 2009: 142; Uçar, 2010). Öte yandan bu dönemde sınıfsal yapıların belirgin ve hâkim olmadığının belirtilmesi gerekir.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile birlikte de bu durumda fazla bir değişiklik olmadı. Türkiye Cumhuriyetinde de Osmanlıda olduğu gibi sınıfsal yapıların hâkim olmadığı ya da fazla belirgin olmadığı görülür. Ancak cumhuriyetin ilk yıllarındaki toplumsal yapıyı sosyal kategorilere ayırmak istersek; asker-sivil bürokratlar, esnaf (zanaat ve ticaret erbabı) ve halk yığınları şeklinde üç kategori karşımıza çıkar. Söz konusu toplumsal yapının siyasi sisteme yansıması ise şu şekilde olmuştur; 1920-1950 aralığında meclisteki milletvekillerinin %47’si eski kamu görevlisi, %25’i avukat, doktor gibi serbest meslek sahibi, %10’u tüccar, %7’si ise büyük arazi sahibi çiftçilerden oluşmuştur (Yazıcı,1996:114; Uçar, 2010).

İktidar partisi ve tek parti olan CHF’nin (daha sonra CHP) sendikacılığa bakışı partinin “halkçılık” umdesi çerçevesinde gelişmiştir. Halkçılık ilkesi temelinde Türk toplumunu sınıfsız kaynaşmış bir toplum olarak görülmüştür. Sınıf çıkarlarını savunma anlayışına dayalı sendikacılık da bu mantıksal tutarlılık içinde gereksiz bulunmuştur. “Batı toplumlarında sınıflar ve sınıf mücadelesi olabilir. Ancak biz onlardan farklı olduğumuz için bizde sınıflar olmayacaktır” şeklinde ideolojilerini dile getirmişlerdir. Bu yaklaşım çerçevesinde sendika, toplu pazarlık ve grev hakkının sınıflaşmanın sonucu değil, nedeni olduğu iddia edilmiştir. Bu düşünceyi destekler şekilde İş Kanunu görüşülürken CHP Genel Sekreteri Recep Peker “yeni iş kanunu, sınıfçılık şuurunun doğmasına ve yaşamasına imkân verici hava bulutlarını silip götürecektir” demiştir (Mahiroğlu, 2001: 165, 166; Pekin, 1985: 242, 243; Uçar, 2010).

1925-1933 yılları arasında çoğu ücret artışı talep eden 35 civarında grev gerçekleşmiştir. Bazı grevler de çeşitli yargılamalar ve tutuklamalarla sonuçlanmıştır. 1943 yılına gelindiğinde işçi sayısı 275 bine ulaşmıştır (Yazıcı, 1996:121).

Tek parti hükümeti işçi hareketlerine çok da sıcak bakmamış ve batıda hızla yoğunlaşan işçi hareketlerine karşı tepkisel davranmıştır. İşçi hareketine ancak milli özellik taşıması ve siyaset dışı kalması halinde izin verebileceği izlenimi yaratmıştır. Ayrıca tek parti döneminde hem sanayileşme ve şehirleşmenin tam olarak gerçekleştirilememesi hem de bu dönemde işçi hareketini ve teşkilatlanmasını besleyen demokratik ortamın oluşmamış olması gibi nedenlerden dolayı işçi sınıfı ve teşkilatlanması etkinlik kazanamamıştır (Yazıcı, 1996:121-125; Uçar, 2010).

1.1.1947-1950 ARASI SENDİKA- GREV HAKKI VE SİYASET ÜZERİNE TARTIŞMALAR

Devletin benimsediği iktisat politikası ile iş yasalarının genel karakteristiği arasında kuvvetli bir ilişki olduğu bir gerçektir. Bu dönemde devletin ekonomik hayata müdahaleci tavrı daha da güçlenmiş ve çeşitli işçi dernek ve birlikleri kurma girişimlerinin amacına ulaşamamasının da etkisiyle Ceza Kanunu 141 ve 142. maddeleri ağırlaştırılmış ve 1938 yılında Cemiyetler Kanunu ile ırk, sınıf, din esasına dayanan cemiyetlerin kurulamayacağı hükme bağlamıştır. Yani sendikaların kurulması yasaklanmıştır (Çelik, 2003: 10). 10.06.1946 tarihinde bu kanundan ‘sınıf esası’ hükmü kaldırılmıştır (Yazgan, 1982: 49; Uçar, 2010).

1947 yılında 5018 sayılı Sendikalar Kanunu Mecliste görüşülürken iktidardaki CHP hükümeti “grev hakkının çalışma hayatında olumsuzluklara neden olacağı, grev hakkının çalışmak isteyen işçileri çalışmamaya zorlayacağı, grevin anti-demokratik bir hareket olduğu” gibi görüşlerini beyan etmiştir. CHP’ye göre Türkiye’deki rejimin tabiatından dolayı sosyal sınıflar arasındaki ihtilaflar devletin hakemlik yapması ile çözülmelidir. Keza 1950 genel seçimlerinden önceki şubat ayında gerçekleşen 3008 sayılı İş Kanununun değişiklik görüşmelerinde de “grev hakkının devletçilik ilkesiyle bağdaşmayacağı, grevin Bolşevizmin etkili bir silahı olduğu” savunulmuştur (Mahiroğlu, 2001: 165, 166).

20 Şubat 1947 yılında Sendikalar Kanunu yürürlüğe girmiştir. Ancak grev ve toplu sözleşme hakkından söz etmemiş ve sendikalara siyaset yasağı getirmiştir. Ayrıca sendikalar gelirlerini ancak kanunda yazılı gayeler için kullanabilecekler, yani siyasi maksatla kullanamayacaklardır (Işıklı, 2005: 484; Uçar, 2010).

Bu dönem tüm dünyada İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin konuşulduğu günlerdir. Çok partili rejime geçilmesinin etkisiyle siyasi partiler önemli bir oy potansiyeli olarak gördükleri işçilere yönelik yoğun propagandaya girişmişlerdir. Bu dinamiklerin etkisiyle ilk olarak 1948’de Millet Partisi grev hakkını parti programına koymuştur. Ardından DP (Demokrat Parti) 25.6.1949’da parti programında grev hakkına yer verdi. CHP ise grev hakkına şiddetle karşı çıkıyordu. 1949 hükümet programı dışında DP programlarının hiçbirinde grev hakkına yer vermiştir. Buna karşılık başlarda grev hakkına karşı çıkan CHP 1953’de parti programında grev hakkına yer vermiş ve savunmuştur (Pekin, 1985: 251). Yani aslında çok partili hayatın başlarında sendikal hakların siyasi partiler arasında bir rekabet konusu haline gelmesi sendikaların gelişmesinin de önünü açtığı söylenebilir (Aktay vd., 2006: 282; Uçar, 2010).

1.2. 1950-1960 DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİ

DP dönemi Türk işçi hareketinin gelişimi açısından bir hazırlık dönemi niteliğindedir ve 1960’a kadar büyük bir ivme kazanamamıştır (Yazıcı, 1996: 135-136). Tek parti döneminde düzenlenmeyen grev hakkı, muhalefette iken grev hakkını savunmasına rağmen 1950 seçimleriyle iktidar olduktan sonra da DP tarafından da düzenlenmemiştir. Grev hakkının kolaylıkla verilemeyeceğini, derin çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirterek “ grevsiz sendikacılık” anlayışını sürdürmüştür. Yani hem tek parti döneminde hem DP döneminde – 1961’e kadarki dönemde sendikacılık siyasal iktidarın kontrolü altında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla demokrasi ile beslenen sendikal hareket istenilen gelişmeyi gösterememiştir (Mahiroğlu, 2001: 164).

DP sendika ve grev hakkının savunuculuğunu yapmış; bu şekilde işçilerin de desteğini sağlayarak CHP’den iktidarı almıştır. İktidarı süresince de grev hakkını tanımamış, sendika hakkını önemli ölçüde kısıtlamıştır (Işıklı, 2005: 470).

Bu dönemin önemli bir gelişmesi DP iktidarının ilk yılında 1951’de 98 sayılı ILO Sözleşmesini kabul etmesidir. 1954 yılında ilk Çalışma Meclisi toplanmıştır. 1950-1960 arasında basın ve deniz işçileri ile sosyal güvenliğe ilişkin çıkarılan yasalar, 1959 yılında 7826 sayılı yasa ile sendika özgürlüğüne daha ileri güvenceler getiren Ek dışında, sendika özgürlüğü ve sosyal haklar konusunda herhangi bir gelişme yaşanmamıştır. 1950 sonrasında Türkiye sendikacılık hareketinde Amerikan sendikacılık anlayışının büyük etkisinin olduğu ifade edilir. Ücret sendikacılığı, “partiler üstü sendikacılık” anlayışı yoğunlaşmıştır (Pekin, 1985: 252, 253; Uçar, 2010).

Grev hakkı DP’nin 29 Mayıs 1950 hükümet programında tekrarlanmış olsa da; 15 Ekim 1951’de onaylanan programında grev hakkına ya da toplu sözleşme hakkına atıf yapılmamıştır. 1950’den sonra Sendikalar Kanununun sendikaların siyaset yapma yasağını düzenleyen 5. maddesine aykırı hareket ettiği için birçok sendika kapatılmış ya da faaliyetleri bir süre durdurulmuştur (Işıklı, 2005: 489, 490).

Benzer bir biçimde, aidat miktarının düşük olması ve işçilerin dikkatini çekecek fonksiyon kazanamamaları da sendikaları zayıflatmıştır ve siyasal iktidara bağımlı kılmıştır (Işıklı, 2005: 492).

1946’dan itibaren DP’ye yönelen işçi kitlesi 1957’ye kadar bu tavrını sürdürmüştür. 1957’den sonra haklarını alamayan ve durumlarında herhangi bir gelişme olmayan işçiler yavaş yavaş desteklerini çekmişlerdir (Işıklı, 2005: 493,494).

Bir ülkenin siyasal rejimi ve siyasal iktidarın politikaları, dünya görüşü, o yasal düzenlemelerini, kurumsal yapılanmasını yakından etkileyen bir faktördür. Türkiye 1945’te çok partili hayata geçmesine rağmen 1961’e kadar çoğulcu demokrasinin tüm kural ve kaidelerine işlerlik kazanabildiği söylenemez. Bu dönem bir nevi geçiş dönemi olmuştur (Uçar, 2010).

1.3.27 MAYIS DÖNEMİ VE 1961 ANAYASASININ ETKİLERİ

1960’lı yıllarda serbest piyasa uygulamaları rafa kalkmaya başlamıştır. ABD bile kendini karma ekonomik sistem olarak nitelemiştir. Ülkelerin başarısı büyüme hızının yüksekliği, sanayileşme ve gelir adaletini sağlamadaki başarı ile ölçülmekteydi. SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği)’nin varlığı kapitalizm için bir tehdit olarak görüldüğünden “sosyal devlet”in geliştirilmesi batı demokrasilerinin ve Türkiye’nin öncelikli hedefi olmuştur. Türkiye 1960 ihtilalinin getirdiği iktisadi planlamayı demokratik düzene geçip AP (Adalet Partisi) iktidar olduktan sonra da devam ettirmiştir (İleri, 2009: 251, 252) (Uçar, 2010).

27 Mayıs İhtilali DP iktidarının uygulamalarına tepki olarak gerçekleştirilmiştir. İhtilal sonrası yapılan 61 Anayasası ile DP’nin gelenekçi-liberal çizgisinden “sosyal refah devleti”ne dönüşümün özellikleri gözlenebilir. 1961Anayasası ile getirilen düzenlemeler siyasal ve sivil toplum alanında örgütlenmeye önemli bir dinamizm sağlamıştır. Çoğulcu, insan haklarına dayalı, yeni bir sosyal denge yaratmıştır (Aslan, Kaya, 2004: 219). Anayasanın gerekçesinde sosyal adalet ve sosyal devlet terimleri açıklığa kavuşturulmuştur (Pekin, 1985: 253; Uçar, 2010).

1961 Anayasamız, döneminde yürürlükte olan anayasalar içinde İtalyan Anayasasından sonra sosyal haklara en geniş yer veren anayasadır. ‘Sosyal adalet’ ve ‘sosyal devlet’ ilkelerini tanımıştır. ‘Grev hakkı’ gibi daha önce yasal düzeyde tanınmış olmayan bir hakkı düzenlemiştir. ‘Sosyal güvenlik’ ve ‘dinlenme hakkı’ gibi daha önce düzenlenmiş ama Anayasal güvenceye bağlanmamış hakları bünyesine almıştır. Sendika kurma hakkının içine sadece sendikaları değil sendika birliklerini de alarak kapsamını genişletmiştir. Memurların sendikal haklara sahip kılınmasını sağlayan düzenlemeye yer vermiştir. 46. madde ile tüm “çalışanlar” için sendika özgürlüğünü tanıyan düzenleme yapılmıştır. 47. madde ile de “işçilere” toplu pazarlık ve grev hakkı verilmiştir. 1961 Anayasasının Kurucu Meclis’te görüşülmesi ve 274 ve 275 sayılı yasaların TBMM’nde görüşülmesi ile sendika özgürlüğü ve sosyal haklar daha yoğun biçimde tartışılır hale gelmiştir. Bu tartışmalara sendikalar da katılarak işçilerin görüşlerini dile getirmişlerdir (Pekin, 1985: 253, 254; Uçar, 2010).

1960-1980 döneminde çok sayıda sendika yöneticisi parlamento ve yerel yönetim seçimlerinde siyasal parti listelerinden aday olmuş; 20 yıllık beş genel seçim döneminde toplam 51 sendikacı milletvekili seçilmiştir. Türk-İş’e üye sendika yöneticilerinin bir kısmı milletvekili seçilmek için AP’yi, bir kısmı CHP’yi tercih etmiştir (Mahiroğulları, 2001).

1961 genel seçimlerinde sadece iki sendikacı; İzmir İşçi Sendikaları Birliği Başkanı Saim Kaygan (İzmir) ve Türk-İş eski Genel Başkanı Nuri Beşer (İstanbul) AP listesinden parlamentoya girebilmiştir (Mahiroğulları, 2001).

1965 genel seçimlerinde TİP listesinden üç sendikacı; Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas (Ankara), Gıda-İş Başkanı Kemal Nebioğlu (Tekirdağ), Yol-İş Genel Sekreteri Şaban Erik (Malatya) TBMM’ye girmiştir (Mahiroğulları, 2001).

AP listesinden Türk-İş üyesi dört sendikacı; Tes-İş Başkanı Enver Turgut (İzmir), Metal-İş Başkanı Kaya Özdemir (İstanbul), Teksif’ten Mustafa Ertuğrul, Çimse-İş Başkanı ve Türk-İş Genel Başkan Vekili Hasan Türkay (Ankara) olmak üzere toplam yedi sendikacı milletvekili seçilmiştir (Mahiroğulları, 2001).

1969’da TİP listesinden DİSK Genel Başkan Vekili Rıza Kuas milletvekili seçilmiştir. CHP listelerinden beşi Türk-İş üyesi olmak üzere yedi sendikacı; Genel-İş Başkanı Abdullah Baştürk (Yozgat), Ges-İş Başkanı Osman Soğukpınar (Ankara), Türk-İş 3. Bölge Temsilcisi Burhanettin Asutay (İzmir), Harb-İş Adana Şube Başkanı Emir Halil Postacı (Adana), Teksif eski Şube Başkanı Bahir Ersoy (İstanbul), İlk-Sen yöneticisi Hüseyin Dolun (Ankara), Per-Sen Memur Sendikası Genel Sekreteri A. Sakıp Hiçerimez seçilmiştir (Mahiroğulları, 2001).

AP listelerinden dört sendikacı; Çimse-İş Başkanı Hasan Türkay (İstanbul), Tes-İş Başkanı Enver Turgut (Kayseri), Teksif Başkanı Şevket Yılmaz (Adana), Tek Gıda-İş Başkanı Vekili Orhan Sorguç (İzmir) toplam 12 sendikacı parlamentoya girmiştir (Mahiroğulları, 2001).

1973 genel seçimlerinde CHP listelerinden beş sendikacı; Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Sadullah Usumi (Balıkesir), Harb-İş Başkanı Kenan Durukan (Sakarya), Teksif eski Başkanı Bahir Ersoy (İstanbul), Genel-İş Genel Başkanı Abdulah Baştürk (İstanbul), Tekstil-İş Başkanı Vekili Sabri Tığlı (Kastamonu) milletvekili seçilmiştir( Mahiroğulları, 2001).

AP’den Tek Gıda-İş Başkan Vekili Orhan Sorguç (İzmir) ve Hüseyin Özdemir (İstanbul) seçilmiştir.1977’de CHP’den altı sendikacı; TGS Başkanı Sadullah Usumi (Balıkesir), Harb-İş Baş-kanı Kenan Durukan (Sakarya), Teksif’ten Bahir Ersoy (İstanbul), Lastik-İş Başkanı Kenan Akman (İstanbul), Yol-İş Teşkilatlandırma Başkanı Doğan Onur (Ankara), Tekstil-İş Başkan Vekili Sabri Tığlı (Kastamonu) TBMM’ye girmiştir (Mahiroğulları, 2001).

AP’den; Sağlık-İş Genel Başkanı Mustafa Başoğlu (Ankara), Türk-İş Genel Teşkilat-landırma Sekreteri Ethem Ezgü (Ankara), Su-İş Sendikası Başkanı Nihat Kaya seçilmiştir. MSP’den Hak-İş Genel Başkanı Yasin Hatipoğlu (Çorum) olmak üzere 1977 Genel Seçimlerinde toplam 10 sendikacı parlamentoya girmiştir (Işıklı, 1995: 183-211; Mahiroğulları, 2001).

1.4.TİP ÖNCESİ TOPLUMSAL HAREKETLER VE SİYASİ PARTİ DENEMELERİ

Bu dönemde aktif yurttaşlar sivil veya siyasal örgütlere etkin katılımda bulunmuşlardır. 1960’da 18.958 olan dernek sayısı 1970’te 42.170’e çıkmış; 1960’da 282.967 olan sendikalı işçi sayısı 1971’de 1.200.000’e yükselmiştir. 1960 sonrası Türk toplum yapısı artan örgütlenmenin ve gelişen toplumsal bilincin etkisiyle gitgide dinamikleşmiştir. Bu dinamizm olumlu yanları yanında olumsuz yansımalarını 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri müdahalelerinin gerçekleşmesine etkileri ile göstermiştir (Aslan, Kaya, 2004: 219, 220; Uçar, 2010).

27 Mayıs 1960 tarihinden sendikal yasaların çıkarıldığı 24 Temmuz 1963’e kadar işçiler çeşitli nedenlerle çok sayıda sessiz yürüyüş, miting, grev, oturma grevi, sakal bırakma, “Açların Yürüyüşü” gibi eylemler gerçekleştirmişlerdir. Bu arada 31 Aralık 1961 günü 1. Koalisyon Hükümeti programında grev hakkına yer vermemesi üzerine yüz bini aşkın işçi sendikal yasaların çıkarılması talebi ile İstanbul’da Saraçhane Mitingini gerçekleştirmiştir. Bu miting işçilerin; sendika özgürlüğü ve sosyal haklara ilişkin taleplerini dile getirdikleri ilk büyük toplantı olması nedeniyle önem taşır (Pekin, 1985; 252, 253; Uçar, 2010).

1963 yılında 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu yasalaşmıştır. O sırada mecliste tek bir sendikacı milletvekili vardır ve o da AP üyesi idi. Bu durum bizi AP’nin emekten yana siyaset izlediği sonucuna ulaştırmaz (Işıklı, 2005: 508; Uçar, 2010).

Türkiye’de birçok işçi, bağımsız bir sınıf hareketinin parçası olarak değil de, birey olarak çeşitli siyasal partilerde çalıştı, çeşitli kademelerde yönetime geldi ve hatta milletvekili bile yapıldı. Ancak kaynaklandıkları sınıfı temsil etmeyen bu kişilerin siyasal ilişkileri, sınıfın bağımsız hareketinin siyasal ilişkilerinden nitelik olarak farklıydı (Koç, 1997).

1.4.1.Türk-İş ve Partilerüstü Sendikal Hareket Paradigması

TÜRK-İŞ böyle bir ortamda 31 Temmuz 1952 tarihinde kuruldu. TÜRK-İŞ’i oluşturan örgütlerin yöneticileri, ülkedeki parti saflaşmalarının sendikacılık hareketi için yaratacağı sakıncalardan ürkerek, TÜRK-İŞ tüzüğüne ilginç bir yasaklama getirdiler; TÜRK-İŞ yöneticilerinin siyasal partilerde görev almasını yasakladılar. Tüzüğün 41. maddesi şöyleydi (Türk-İş, (Tarihsiz):18-19; Koç, 1997).

“TÜRK-İŞ kademelerinde vazife almış olan sendikacılar, siyasi parti seçimlerinde, dini ve ticari gayeler için, TÜRK-İŞ’teki unvan ve salahiyetlerini kullanamazlar, aynı zamanda siyasi teşekküllerde vazife alamazlar ve unvanlarını propaganda vasıtası yapamazlar, Yaptıkları takdirde Konfederasyondaki vazifelerinden müstafi sayılırlar.” (Koç, 1997)

Bu yıllardaki bazı siyasal gelişmeler, TÜRK-İŞ içinde siyasal faaliyet ve parti kurma tartışmalarını gündeme getirmiş olsa gerektir.

TÜRK-İŞ içinde siyasal parti tartışmalarına yol açmış olması gereken gelişmelerden biri, 1950 yılında Demokrat İşçi Partisi’nin kurulmasıdır. Demokrat İşçi Partisi’nin kurucuları arasında, Üzeyir Kuran ve başka işçiler de vardı (Sülker, 1955, s.140) (Koç, 1997).

Öte yandan aşağıda açıkladığımız Türkiye Çalışanlar Partisi girişiminin devamında Türk-İş “partilerüstü sendikacılık” paradigmasını benimseyecekti.

1960’ta başlayan yeni dönemde, 27 Mayıs Devrimi’nin getirdiği özgürlük ortamında serbestçe yayılmaya başlayan sol ve sağ ideolojik akımlar, sendikalara açıkça el atmaya başlamıştır. Bu bağlamda, yeni dönemde ideolojik ve sınıf sendikacılığı bilincini ön planda tutan sendikalar kurulmuştur (Mahiroğulları, 2001).

İkinci dönemde, Türk sendikacılığında sendika-siyasi parti ilişkileri; tüm partilere eşit mesafede kalmayı amaçlayan “partilerüstü politika” izlenmesi, sendikaların öncülüğünde Kıta Avrupası ülkelerinde olduğu gibi işçi kesiminin kendi partisini kurarak bağımsız siyasallaşması ya da partilerin öncülüğünde sendikalar oluşturulması ve parti listelerinden sendika kökenli adayların seçimlerde aday gösterilmesi şeklinde gelişmiştir. Diğer taraftan, bu dönemde, ideolojik örtüşmeler, sendikaların siyasal partilerle ilişki kurma nedenleri arasında yer alan önemli unsurlardan biri olmuştur (Mahiroğulları, 2001).

İkinci dönemin başlarında, sendika-siyasi parti ilişkisinde iki önemli hareket yaşanmış; birincisi, bir grup sendikacı ve aydın tarafından 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kurulması, diğeri ise Türk-İş’in sendika- parti ilişkilerinde Amerikan sendikacılığının tepe örgütü AFL-CIO’nun telkinleriyle benimseyip izlediği “partilerüstü politika” ilkesini 1964’te tüzük hükmü haline getirmesidir (Mahiroğulları, 2001).

On iki sendikacının Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşunda ve yönetiminde aktif rol alarak işçi sınıfının bağımsız siyasallaşması yolunda bir hareket başlatması, daha sonra bu partinin öncülüğünde DİSK, yine MHP öncülüğünde MİSK, MSP öncülüğünde Hak-İş’in kurulması, sendika-siyasi parti ilişkisinde Türk-İş’in benimsediği partilerüstü politika ilkesine dayalı “bağımsız ilişki” modeli yanında, yeni bir ilişki türünü de beraberinde getirmiştir. Bu dönemde, sendika-siyasi parti ilişkilerinde hayata geçirilen yeni ilişki modeli, sendikaların kendi kurdukları parti ile ya da bir partinin öncülüğünde kurulan sendikal üst örgütlerle yakın işbirliğine dayalı “ara bağımlı” modeldir. TİP-DİSK; MHP-MİSK; MSP-Hak-İş arasında yaşanan ilişkiler, “ara bağımlı” model içinde tasnif edilebilen ilişkilerdir; zira bu üç sendikanın alternatifsiz olarak sadece belirli bir siyasal parti ile ilişki kurmaları, ilişkilerin boyutunu “bağımsız model”den ayıran önemli faktörlerden biridir (Mahiroğulları, 2001).

1.4.2.Türkiye Çalışanlar Partisi Girişimi

İstanbul İşçi Sendikaları Birliği 1948 yılında kuruldu. Birlik, daha sonraki yıllarda diğer bölgelerde birliklerin ve federasyonların kurulmasında öncülük etti, bir konfederasyonun yokluğunda fiilen bu rolü üstlendi. 1952 yılında TÜRK-İŞ’in kurulmasında da önemli bir rol oynadı. Ancak daha sonraki yıllarda, İstanbul İşçi Sendikaları Birliği ile üyesi bulunduğu TÜRK-İŞ arasında belirli bir rekabet yaşandı (Türk-İş,  1966: 8; Koç, 1997).

Türkiye İşçi Partisi’nin, çoğunluğu Türk-İş’e üye sendikalarca kurulması ve parti yöneticilerinin verdikleri demeçlerde sık sık “işçi sınıfının haklarının tek koruyucusunun kendi partileri” olduğu, Türk-İş’in, işçi sınıfının çıkarlarını koruyamadığını dile getirmesi Türk-İş yönetimini tedirgin etmiştir. Bu nedenle, Türk-İş yönetimi içinde TİP’in çalışmalarına karşı atak olarak kendilerinin de bir siyasi parti kurmaları gerektiği yönünde görüş birliğine varılmıştır. Bu bağlamda Türk-İş, 1962 yılı Ocak ayında Yön Dergisi yönetici ve yazarlarının da katkılarıyla (Koç, 1997: 91) “Türkiye Çalışanlar Partisi” adında parti kurmak için harekete geçmiştir.

TÜRK-İŞ’in parti kurma girişimi YÖN’de ilk olarak “Çalışanların Partisi” başlıklı imzasız bir yazıyla (27.12.1961) tartışmaya açıldı. Bu yazıda özellikle önemli olan bölüm, TİP’in yaptığı hataya düşülmemesi ve aydınlarla yakın ilişki kurulması uyarısıydı (YÖN, 1961;18) (Koç, 1997).

TÜRK-İŞ’in yetkili organlarında bir parti kurma konusundaki ilk ciddi tartışma 15 Ocak 1962 günü başlayan Mümessiller Heyeti toplantısında yapıldı. TÜRK-İŞ Ana Tüzüğüne göre (M.11), Mümessiller Heyeti, Konfederasyona bağlı birlik, federasyon ve sendika başkanlarından oluşuyor ve normal olarak yılda bir defa toplanıyordu (Koç, 1997).

Mümessiller Heyeti tavsiyelerde bulunabiliyor ve belirli koşulların yerine gelmesi durumunda, genel kurulun olağanüstü olarak toplanmasına karar verebiliyordu. TÜRK-İŞ İcra Heyeti tarafından 15 Ocak 1962 günü başlayan Mümessiller Heyeti toplantısına sunulan raporda siyasal partilerin sendikacıları basamak yapmalarından yakınılıyordu (TÜRK-İŞ, Mümessiller Heyeti Tutanakları, 1962: 21) (Koç, 1997).

Tartışmalar sırasında söz alan Ziya Hepbir, işçilerin bir işçi partisinde birleşmelerini savundu; ancak bu konudaki 41. madde engeline dikkati çekti. Hepbir, 13 Şubat 1961 tarihinde Türkiye İşçi Partisi’ni kuran İstanbul İşçi Sendikaları Birliği üyesi sendikaların yöneticilerinin Konfederasyon Ana Tüzüğünün 41. maddesi hükmünü ihlal ettiğini ve bu nedenle Konfederasyon’daki görevlerinin düşmesi gerektiğini de belirtti. Ziya Hepbir, “Demokratik sosyalizmi anlatarak övdü. Komünizmi lanetledi. Partilere çattı ve işçinin bir işçi partisi çatısı altında toplanmasının elzem olduğunu belirtti. 41. maddenin ölü madde olarak ilan edilmesini istedi.” Ethem Ezgü ve Mehmet Alpdündar da benzer temaları savundu (TÜRK-İŞ, Mümessiller Heyeti Tutanakları, 1962, s. 21 (Çoğaltma) (Koç, 1997)).

Bu tartışmalardan sonra bu konularda bir önerge verildi. Tutanakta bu gelişme şöyle anlatılmaktadır:

“Divana verilen 72 imzalı takrir okundu. Takrirde, mevcut siyasi partilerden tamamıyla ümidini kesen işçi kütlemiz, bütünü ile aynı ideal ve prensiplere bağlı bir tek partinin çatısı altında bulunmaya artık karar vermiş bulunmaktadır; ancak, bu davranışımızı önleyici kesin hükmü bulunan TÜRK-İŞ Ana Tüzüğünün 41. maddesinin öncelikle halli gerekmektedir; hukuki kaidelere riayete ve mevcut şartlara uydukları nisbetle değer hükmü taşırlar; bu sebeple, sosyal ve ekonomik şartların bu maddenin vazedildiğinden bugüne kadar tamamı ile değiştiği ve yüksek meclisin, umumi temayülü gözönüne alarak, mezkur 41. maddenin tatbik mahiyeti kalmayan ölü madde olarak ilan edilmesini teklif ediyorum, demektedir (Koç, 1997).

“Celal Beyaz, hürriyetlere mani olan bir madde olduğundan ölü madde olarak ilanını talep etti. Aleyhinde konuşacak çıkmadı. Ahmet Aras, zaten maddenin 1957’den beri salahiyetli şahıslar tarafından çiğnendiğini belirterek, ölü madde olarak ilanına lüzum görmüyorum, dedi. İdare Heyeti adına Asutay, maddenin ölü madde olarak ilanı lazım gelen mücbirleri izah etti. Takrir reye sunuldu. Ölü madde olarak ilan edilmesi 141 reyle kabul edildi.” (Koç, 1997)

Bu dönemde işçilerin büyük bir bölümü, 27 Mayıs İhtilali ile devrilen Demokrat Parti’yi destekliyordu. Mümessiller Heyeti’nde alınan bu karar, işyerlerindeki işçilerin genel bir eğiliminin değil, 15 Ekim 1961 seçimlerinde belirli siyasal partilerden Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmeyi umut eden sendikacıların bu siyasal partilere tepkilerinin sonucuydu (Koç, 1997).

Yahya Kanbolat, Metin Toker’in de Akis Dergisi aracılığıyla bu girişimi desteklediğini belirtiyor ve Doğan Avcıoğlu ve Mümtaz Soysal’a ek olarak, tüzük ve program hazırlama sürecine katılanlar arasında Sadun Aren, Sina Pamukçu, Türkkaya Ataöv ve Kemal Sülker’i de sayıyor (Kanbolat, 1979).

Bu günlerde Seyfi Demirsoy imzasıyla yayınlanan bir bildiride, Türkiye Çalışanlar Partisi’nin 20 Şubat 1962 günü kurulacağı belirtildi. 9 Şubat 1962 tarihinde, İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’ne bağlı bazı sendikaların genel başkanları tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin kurucular kurulu, genel başkanlığa kamuoyunda sosyalist kimliğiyle bilinen Mehmet Ali Aybar’ı getirdi. TİP ciddi bir toparlanma sürecine girdi (Koç, 1997).

Bu dönemde YÖN Dergisi’nin milliyetçi demokratik sosyalist çizgisi daha belirgin oldu. Tabanı büyük çoğunlukla Demokrat Partili olan TÜRK-İŞ yöneticilerinin bu işbirliğinden beklentileri azalmaya başlamış olsa gerektir. Diğer taraftan, böyle bir parti kurma niyeti bile, belirli çevrelerde gereken etkiyi yaratmış, mevcut siyasal partilerle TÜRK-İŞ arasındaki ilişkileri güçlendirmişti. TÜRK-İŞ, parti kurma tehdidini kullanarak ve ancak “partilerüstü kalarak” hem kendi tabanından kopmamak, hem de etkili olmak gibi bir çizgiye oturdu. Nitekim parti konusunun daha ilk tartışma gündemine girdiği 15 Ocak 1962 Mümessiller Heyeti toplantısına Başbakan İsmet İnönü katıldı. TÜRK-İŞ’in ve bağlı sendikaların Hükümetle olan ilişkilerinde karşılaşılan sorunların çözülmesi amacıyla da, Hükümet temsilcileriyle birincisi 9.8.1962 ve ikincisi 18-19.9.1962 tarihlerinde gerçekleşen düzenli toplantılar yapılmaya ve bunlardan sonuç alınmaya başlandı. Şubat ve Mart aylarında parti kurma çalışmaları ciddi bir biçimde sürdürüldü. Ancak burada dikkati çeken nokta, bu çalışmaların sendikalara ve tabana yayılması değil, yalnızca program ve tüzük hazırlamakla sınırlı tutulmasıdır (Koç, 1997).

Ancak bu umulanlar gerçekleşmedi ve Türkiye Çalışanlar Partisi kurulmadı. Ünsal’a göre; Türk-İş’in parti kurma çalışmaları son aşamadayken, işçi oylarını kaybetme endişesine kapılan dönemin iki büyük partisi CHP ve AP, bu girişimi engellemiştir (Ünsal, 1996: 510).  Bu arada, TÜRK-İŞ, yurdun çeşitli bölgelerinde bölge temsilcilikleri kurmak amacıyla Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu’ndan yardım istemişti. Bu proje kabul edildi ve 1 Mart 1962 tarihinden itibaren uygulanmaya başlandı. İlk olarak İstanbul İşçi Sendikaları Birliği Beyazıt’ta Rüyam Salonu’nda yapılan toplantıda feshedildi ve yerine TÜRK-İŞ 1. Bölge Temsilciliği kuruldu. Mahalli sendika birliklerinin feshedilmesi ve TÜRK-İŞ Bölge Temsilciliklerinin kurulması 1962 yılı Mart ve Nisan aylarında tamamlandı 52. 1963 yılında 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu kabul edilerek grev haklı toplu pazarlık düzenine geçildiğinde, TÜRK-İŞ bütünlüğü içinde ayrı baş çekme eğiliminde olan eski örgütlenmeler feshedilmiş, TÜRK-İŞ’in siyasal partiler karşısında gerektiğinde kullanabileceği bir parti kozunun olduğu gösterilmiş ve TÜRK-İŞ’in gücü artırılmış, 27 Mayıs Darbesi sonrasının olağanüstü koşullarında bir denge unsuru olarak genel başkanlık görevine getirilen Seyfi Demirsoy’un genel başkanlığının sürekliliği sağlanmıştı (Koç, 1997).

İKİNCİ BÖLÜM

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ

Şubat 1961’de bir grup İstanbullu deneyimli sendikacı tarafından kurulan TİP, Türkiye Komünist Partisi’nin girişimi ve çizgisi dışında oluşan bir sol parti olma özelliğini de taşıyordu. Yeresimos’un (2005: 472) da ifade ettiği gibi TİP, İskandinav ülkelerindeki işçi partilerinin çizgisinde bir parti idi. O dönemde ülkenin tek işçi konfederasyonu olan Türk-İş’in sol kanadına mensup kurucular, iktidar partilerinin yıllardan beri savsakladığı sendikal örgütlenme, iş mevzuatı, grev ve toplu sözleşme gibi önemli sorunların siyasal düzeyde çözüme kavuşturulabilmesi için artık harekete geçilmesi gerektiğine inanıyorlar, ancak mevcut siyasal oluşumlar içinde işçi sınıfının sorunlarına etkin bir biçimde eğilmeye hazır bir parti göremiyorlardı. CHP dışında bir seçenek arayan bu sendikacılar sonunda çareyi kendi kuracakları yeni bir partide buldular (Ünsal, 2002).

2.1. TARİHÇE

1951 tevkifatından beri yurtiçinde bir varlık gösteremeyen TKP örgütsel olarak ondan ayrışmış olmakla birlikte ideolojik olarak Komintern geleneğine bağlılığını sürdüren Milli Demokratik Devrim hareketi (MDD) ve Doğan Avcıoğlu önderliğindeki Yön-Devrim hareketi (YDH) yanında TİP, örgütlenme tarzı, mücadele anlayışı ve iktidar perspektifi açısından yeni ve özgün bir strateji geliştirmişti (Şener, 2008).

TİP’in süreç içerisinde geliştirdiği strateji gerçekten de “yeni”ydi, çünkü Türkiye’de o zamana kadar süregelen tek sosyalist “gelenek” olan, Komintern ve TKP çizgisinden bir miras devralmamıştı (Şener, 2008).

TİP baştan itibaren ideolojik ve politik bakımdan homojen bir parti değildi. Gerek parti kurucusu sendikacılar gerekse daha sonra partiye katılan aydınlar arasında ne benzer bir geçmişin ortak deneyimleri vardı ve de gidilecek yönü gösteren bir “yol haritası” üzerinde uzlaşılmıştı. Üstelik parti, sosyal bileşenleri açısından da büyük bir çeşitlilik arz ediyordu. İşçiler, sendikacılar, aydınlar ve “Doğulular” partide yan yana duracaklar ama parti, yan yana duran bu blokları birbirine kaynaştıracak çimentoyu hiçbir zaman imal edemeyecekti. Üstelik bu geniş yelpazeyi bir arada tutabilecek bir iç demokrasi de kurulmayınca sık sık tasfiyeler yaşanacak, parti üst yönetiminin başlarda uyumlu gibi görünen beraberlikleri de 1968 yılına gelindiğinde ciddi bir kırılmaya uğrayacak, sonuçta, aynı çatı altında ama zayıf bir temel üzerinde kurulmuş olan bu “koalisyon” (Ünsal, 2002: 7) 1960’ların sonunda dağılacaktı (Şener, 2008).

Türkiye İşçi Partisi 13 Şubat 1961 günü 12 sendikacı tarafından kuruldu. TİP’in kuruluş bildirgesini imzalayan on iki sendikacı şunlardı: Kemal Türkler, Avni Erakalın, Şaban Yıldız, İbrahim Güzelce, Ahmet Muşlu, Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu, Hüseyin Uslubaş, Saffet Göksüzoğlu, Salih Özkarabay, İbrahim Denizcier ve Adnan Arkın. Bu kuruculardan Ahmet Muşlu, Hüseyin Uslubaş, Saffet Göksüzoğlu ile İbrahim Denizcier daha sonra çeşitli nedenlerden partiden ayrılmışlardır. Diğer yandan Kemal Türkler, Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu ve İbrahim Güzelce 1967’de DİSK’in kurucuları arasında yer almışlardır (Çavdar, 2008:135).

Partinin ilk tüzüğü ve programına bakıldığında, Aren’in de belirttiği gibi (1993: 33- 34) TİP’in sosyalist bir parti olduğunu ya da kurucuların sendikal bilincin ötesinde bir sınıf bilincine sahip olduklarını gösteren öğelere pek rastlanmıyordu: her iki belgede de “sınıf” sözcüğüne bir kere bile yer verilmemişti. Programda Atatürk devrimleri ön plana çıkarılıyor, demokrasi ve insan hakları savunuluyor, 27 Mayıs Anayasasının öngördüğü sosyal devlet ilkesine vurgu yapılıyordu. Programın en başına da Atatürk’ün 1921 tarihli bir konuşmasından emeği öven, ulusu, emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeleye çağıran bir alıntı konmuştu. Yine de bu belgelerde, daha yakından incelendiğinde, partinin meselelere sınıfsal açıdan bakmayı gözeteceğine dair kimi işaretler de vardı (Şener, 2008).

TİP in ilk tüzüğünün ilgi çekici bir maddesi parti meclisini düzenleyen 9. maddeydi. Aybar döneminin ünlü 33. maddesinin embriyonu sayılabilecek bu madde ile parti meclisi üyelerinin en az yarısının işçi olması öngörülüyordu. Partinin ilk belgelerinde “işçi sınıfı’ndan söz edilmese de partide işçilerin ağırlıkta olmasına özel bir önem verildiği açıktı. Ayrıca kurucular resmi belgelerde yer vermedikleri “sınıf” kavramını basın demeçlerinde kullanmaktan kaçınmıyorlardı. Örneğin, partinin kuruluşunu duyurdukları basın toplantısında TİP’i “Türkiye’de ezilen işçi sınıfının haklarını korumak için” kurduklarını belirtmişlerdi (Ünsal, 2002: 81). Öte yandan kurucu sendikacılar özellikle ilk yıllarda aydınlara karşı bir güvensizlik içindeydiler. Partide işçi ve sendikacıların ağırlıkta olması için gösterilen titizlik, bu titizliğin parti tüzüğüyle güvenceye alınması ve pratikte de aydınlarla ilişkiye geçmekte isteksiz davranılması “bu güvensizliğin sonucuydu. Yine de, Türk İş’in hiçbir biçimde destek vermemesine, hatta Çalışanlar Partisi girişimiyle önünü kesmek istemesine karşın TİP’in en azından varlığını korumayı başarması ve sönük geçen ilk yılın ardından kendi olanak ve birikimlerinin bir siyasi parti yönetmek için yetmeyeceğini anlayan kurucuların partiye “solcu” bilinen aydınları davet etmesi, kurucu sendikacıların asgari bir sınıf bilincine sahip olduğunu göstermiştir (Şener, 2008).

Kurulduğu günlerde basında ve kamuoyunda yeterli ilgi uyandıramayan TİP’in yoluna devam edebilmesi için ciddi bir atılım yapılması gerektiği açıktı, her şeyin olduğu gibi devam edemeyeceği belliydi. TİP yöneticileri “eski sosyalist”lerle yani daha önceki gizlilik döneminde adı şöyle veya böyle sosyaliste çıkmış kişilerle temasa geçerler ve partinin yönetimini bu gruba devrederler (Yerasimos, 2005:472).  Hazır genel başkanlık koltuğu da boşken (kurucu başkan Avni Erakalın, seçimlerde Yeni Türkiye Partisi’nden aday olabilmek için genel başkanlıktan ve parti üyeliğinden istifa etmişti) partiye en tepeden “aydın aşısı” yapılacaktı. Çeşidi isimler üzerinde düşünüldükten sonra oybirliği ile genel başkanlık için Mehmet Ali Aybar’a teklif götürülmesi kararlaştırıldı. Aybar kısa bir tereddütten ve arkadaşlarına danıştıktan sonra, parti tüzüğü ve programının yazılmasında yetkinin kendisinde olması şartıyla teklifi kabul etti. Ve parti tarihinde yepyeni bir sayfa açıldı (Şener, 2008).

TİP, kurucu sendikacıların genel başkanlığa davet ettiği Mehmet Ali Aybar’la birlikte bir grup sol aydının katılımıyla silik bir “sendikacılar partisi” olmaktan çıktı; canlandı, güçlendi ve gerçek bir “emekçiler partisi”ne dönüşmeye başladı. 1962 Nisan’ındaki tüzük değişikliği ile sosyalistleşme sürecine giren TİP, 9-10 Şubat 1964’te İzmir’de yapılan I. Büyük Kongre’de yeni program ve tüzüğünün kabul edilmesiyle, kamuoyunda kendinden sıkça söz ettirmeye başlayacaktı (Ünsal, 2002).

Aybar’ın partideki ilk işi yeni bir tüzük hazırlanması amacıyla çalışmalara başlamak oldu. Bir komisyon, hemen çalışmalara başladı ve Nisan 1962’de yeni tüzük kabul edildi (Şener, 2008).

TİP’in kısa tarihinde bundan sonraki dönüm noktaları olarak; 1965 seçimleri ve parlamentoya giriş, 1966’daki Kongre’de parti içinde başlayan MDD muhalefeti, 1968 sonlarında parti üst yönetiminde çıkan anlaşmazlık, 1969 seçimleri ve Aybar’ın istifası ve son olarak da 1970’te parti yönetiminin EMEK grubuna geçmesi sayılabilir (Şener, 2008).

TİP’in katıldığı ilk seçimler 1963 yılındaki yerel seçimlerdi. Parti 9 il ve bu illere bağlı 31 ilçede seçime katılabildi ve toplam 35 bin 507 oy aldı (Sargın, 2000: 186), 16 ilçede seçime girilen İstanbul’da TİP’in aldığı oy oranı %2,9’du. Ama bu seçimler, alınan oylardan çok TİP’in radyodan propaganda yapma olanağı bulması açısından önemliydi. Radyo konuşmaları partinin tanınması ve meşruiyet mücadelesi açısından iyi bir fırsat olmuştu (Şener, 2008).

Parti seçimlerdeki asıl başarısını 1965 genel seçimlerinde elde etti. Yaklaşık %3 oy alarak TBMM’ye 15 milletvekili sokmayı başaran TİP açısından bu seçimler her anlamda bir dönüm noktasıydı Bu sonuçlarla parti artık meşruiyet mücadelesini kazanmış oluyordu, Ayrıca bu TİP için muazzam bir propaganda olanağı demekti. Bundan böyle kitlelere sesini duyurmak çok daha kolay olacaktı. Diğer yandan bu başarı, seçimlerden sonraki dönemde, partinin yapısı ve politikaları üzerinde önemli dönüşümler yarattı. Artık parti çalışmalarının odağında parlamento faaliyetleri yer alıyordu. Ayrıca, 1965 seçimleri, başta Aybar olmak üzere birçok partilide, TİP’in kısa sürede seçimler yoluyla iktidara gelebileceği yolunda bir beklenti doğurdu, örneğin, kırsal bölgelerden görece daha çok oy geldiği için Aybar, partinin işçi sınıfından çok köylülere yönelmesi gerektiğini düşünecek, bu da parti içinde ciddi rahatsızlıklar yaratacaktı (Şener, 2008).

TİP, bu seçimlerde 276.000 oy aldı. Köylülerin ve işçilerin büyük çoğunluğu diğer partilere yönelmiştir. Oyların dağılımını belirleyen bilinçlenme sürecidir. Seçmenlerin %52’si nüfusu 10.000’i aşan şehirlerden, %31’i üç büyük şehirden gelir. Daha sonra işçiler arasında yapılan anketler TİP taraftarlarının çoğunluğunun 500 liradan aşağı aylık ücret diliminden çok, 500 ile 1.000 lira arasında aylık ücreti olan, 30 yaşından aşağı, ilkokul veya daha üstü öğrenim görmüş, büyük şehirlerde kalifiye işçi olarak çalışan bireylerden oluştuğunu göstermiştir. Bu sayılar, bir düzen değişikliğine yönelik siyasi mücadeleye ancak olgunlaşmış bir işçi sınıfının katılabileceğini öngören TİP ilkelerine uygun düşüyorsa da ülkenin sosyoekonomik düzeni gereği bu tür bir işçi sınıfının nicel gelişmesinin ağır olacağı gerçeğinin yanı sıra en çok sömürülen kitleleri saf dışı bırakan böylesine seçkin bir bilinçlenme sendikalizme (trade-unionizm) kayan bir işçi aristokrasisi yaratabileceği için bu ilkelerin sınırlarını da gösterir (Yerasimos, 2005:479).

Görüldüğü gibi TİP’in katılımı 1965 seçimlerinin niteliğini değiştirdi. Bir aydınlar grubu tarafından temsil edilen parti, ülkenin toplumsal ve ekonomik geleceği ile ilgili konuları dile getiren tek partiydi. TİP’in güç kazanmasıyla birlikte seçim de renklenmişti. CHP ve AP’nin büyük kent mitinglerinde katılım düşükken TİP mitinglerini coşkulu kalabalıklar dolduruyordu (Ahmad, 1992:267)

TİP’in işçi sınıfı ve sendikalarla bağını göstermesi bakımından en önemli olay ise kuşkusuz DİSK’in kuruluşuydu. DİSK’i kuran sendikacılardan dördü (Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce ve Kemal Nebioğlu) aynı zamanda TİP kurucusuydu (Şener, 2008)(Çavdar, 2008:135).

1968 yılı TİP için, Aybar’ın dediği gibi (Aybar, 1988: 9), “sonun başlangıcı” oldu. Öğrenci eylemlerinin büyük bir yükseliş gösterdiği bu yıldan başlayarak TİP öğrenciler üzerindeki etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladı, Fikir Kulüpleri Federasyonu merkezi bu yılın sonuna kadar TİP’li öğrencilerin elinde kaldı ama birçok üniversitede hâkimiyet MDD’ci gençlerin eline geçti (Şener, 2008).

1968 Haziran ayında yapılan seçimler (kısmi senato seçimi, milletvekili ara seçimi ve yerel seçim) ise TİP yönetimi ve özellikle Aybar için yeni bir hayal kırıklığı oldu. Gerçi parti oyları 1965 seçimleriyle kıyaslandığında hem sayı olarak hem de oran olarak belli bir artış göstermişti, ama bir süredir “1969 seçimlerinde başa güreşeceğiz” diyen Aybar için bu artış çok yetersizdi (Aren, 1993: 126). Üstelik Mart ayında seçim sisteminde de  değişiklik yapılmış ve millî bakiye sistemi kaldırılmıştı. Bu, TİP’in %5,5 civarında oyla artık 15 milletvekili çıkaramaması demekti (Şener, 2008).

TİP, savunduğu sosyalizmin, bilinen sosyalizmden, yani Sovyetler Birliği merkezli sosyalizmden farklılıklarını daha çok vurgulama ihtiyacı hissediyor, bunu da “Türkiye’ye özgü sosyalizm’, “güler- yüzlü sosyalizm”, “hürriyetçi sosyalizm” gibi kavramlara başvurarak yapıyordu. Aslında Aybar bu kavramları yeni bulmuş değildi, uzun zamandır kullanıyordu ama 1968 yılında artık yeni bir çerçeveye oturtma gayretindeydi. Partinin bir yandan MDD’cilere karşı mevzi kaybetmesi, diğer yatıdan yandan oylarını yeterince artıramaması Aybar’ı yeni arayışlara yöneltmişti. Aslında yeni arayışlara yönelen sadece Aybar değildi Parti içinde herkes bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkındaydı. Ancak çözüm olarak düşünülen yollar farklılaşmıştı. Sadun Aren, Nihat Sargın ve Behice Boran merkezli bir grup ile Aybar arasında yollar ayrılıyordu (Şener, 2008) (Ünsal, 2002).

Çekoslovakya’nın işgalinin tam da bu sırada gerçekleşmesi ve Aybar’ın da bu olayı kendi tezlerine kanıt olarak kullanmaya çalışması bardağı taşıran son damla oldu. Bazı parti yöneticileri, Aybar’ı hürriyetçi sosyalizm gibi ifadeleri bu kadar çok kullanmaması için uyardılarsa da ikna edemediler (Aybar.1988: 141-143: Aren, 1993: 127; Sargın, 2001: 677-78). Aybar’ın giderek bilimsel sosyalizmden uzaklaştığı kanısına ulaşan bazı parti yöneticileri kişisel görüşmelerden de sonuç alamayınca, 16 Ekim 1968 tarihinde yapıları MYK toplantısında Aybar’ı partide kişisel yönetim kurmakla ve parti tüzüğü ve parti programındaki sosyalizm anlayışının dışına çıkmakla suçlayan bir önerge verdiler. Beşli takrir veya beşli önerge olarak anılan belgeyi Aren, Boran ve Sargın’ın yanı sıra Minetullah Haydaroğlu ve Şaban Erik de imzalamıştı (Şener, 2008).

28-29 Aralık 1968’de toplanan olağanüstü kongre de Aybar ve arkadaşlarının zaferiyle sonuçlandı. Ama bu defa muhalif grup 3. Kongre’ye göre daha iyi bir sonuç elde etti Kongre kararlarında parti içi barışı sağlamaya yönelik bazı önlemler alındı. Beşli önergeden sonra ortaya konan söz ve eylemlerden dolayı hiç kimse hakkında soruşturma açılmaması kararlaştırıldı. Yapılan tüzük değişikliği ile genel başkanın yetkileri daha açık tanımlandı Ne var ki partideki bölünmeyi bu önlemler de durduramayacaktı (Şener, 2008). 

1969 seçim yılıydı. Aybar, bahar aylarında çıktığı köy gezilerinden yine umutlu dönmüştü. Hatta köylülere daha sempatik geleceği düşüncesiyle Haziran ayında yapılan GYK toplantısında partinin amblemi değiştirildi. Çark-başaklı amblem yerine kasketli bir adam silueti getirildi (Şener, 2008).

12 Ekim 1969 günü yapılan seçimler TİP için tam bir başarısızlıkla sonuçlandı. TİP seçime tüm illerde katılmıştı ama aldığı oylar hem mutlak olarak hem de oransal olarak 1965 seçiminde aldığı oyların gerisinde kalmıştı. Sadece 51 ilde seçime katıldığı 1965 seçimlerinde 276.101 (%2,83) oy alan TİP, 1969’da ancak 243.631 (%2,56) oy alabilmişti. Bu sonuçlar, millî bakiye sistemi de kaldırılmış olduğu için, yalnızca iki milletvekili kazandırdı TİP’e: İstanbul adayları Mehmet Ali Aybar ile Rıza Kuas (Şener, 2008).

Parti içi muhalefetin gücünü bir türlü kıramayan Aybar, seçimler de başarısızlıkla sonuçlanınca, 15-16 Kasım’daki GYK toplantısında istifasını sundu. Böylece yaklaşık sekiz yıl süren Aybar dönemi kapanmış oluyordu. GYK toplantısında Emek grubu adına Nihat Sargın genel başkan adayı olduysa da seçimi sendikacıların ve Doğu grubunun desteklediği Mehmet Ali Aslan kazandı (Şener, 2008).

Aslan’ın başkanlığı çok kısa sürdü. Yerine Şaban Yıldız genel başkan seçildi. Aybar ve yakın arkadaşları GYK’dan istifa ettiler. MYK listesi de tamamen Emek grubundan oluşturuldu. Böylece 1968 sonbaharında TİP içinde ortaya çıkan muhalefet 1969 sonunda iktidara gelmiş oluyordu (Şener, 2008).

Ancak yeni yönetimin farklılığını gösterecek zamanı pek olmadı. 1970 yılı TİP açısından büyük ölçüde MDD hareketiyle mücadele içinde geçti. Ancak bu mücadelede sadece fikirler yarışmıyor, çoğu zaman fiili saldırılar da yaşanıyordu (Şener, 2008).

Sonuçta parti yönetimi aldığı bazı önlemler sayesinde örgüte hâkim olmayı başardı ve 1970 ortalarında MDD’cilerin partiyi ele geçirme umutları iyice söndü (Şener, 2008).

29-31 Ekim 1970 tarihleri arasında yapılan IV. Büyük Kongre’de genel başkanlığa Behice Boran seçildi, Kongre’de Türkiye’de demokratik devrimin esas itibariyle tamamlanmış olduğu ve Türkiye’nin önündeki devrimci aşamanın sosyalist devrim olduğu kabul edildi (Şener, 2008).

2.2.TİP PROGRAMINDA ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ

Partinin niteliğini tayinde tüzükten sonra ikinci adım 1964 yılında İzmir’de yapılan I. Kongre’de kabul edilen Parti Programıdır. Parti üyelerinin yanı sıra dışarıdan destek olan bilim adamları ve uzmanların da katkısıyla bir yılı aşkın bir zaman diliminde hazırlanan program, partinin o dönemdeki yapısına paralel olarak çelişkili ve eklektikti. Oldukça hacimli (166 sayfa) olan programın girişinde Mustafa Kemal’in emperyalizm ve kapitalizm karşıtı konuşmalarından iki ayrı alıntıya yer verilmişti. “Türkiye’nin maddi, sosyal ve politik yapısı”, “Kalkınma Yolu” ve “Temel İlkeler” olmak üzere üç ana bölümden oluşan belgede, tıpkı tüzükte olduğu gibi, “sosyalizm” sözcüğüne hiç yer verilmemişti (Şener, 2008).

TİP programı, Türkiye toplumunu analiz etmede kullandığı yöntemiyle, sınıf mücadelesini esas almasıyla ve sorunların çözümünün emekçi sınıfların iktidarından geçtiğini öne sürmesiyle Marksist bir çerçeveye sahipti. Ancak program çözüm yolu olarak sosyalizmi değil, kapitalist olmayan kalkınma yolunu gösteriyordu. Bunun bir nedeni, tüzükte olduğu gibi programda da malum kaygılar nedeniyle – “sosyalizm’ sözcüğünün kullanılmak istenmemesiydi, onun yerine “toplumculuk” deniyordu. Ama herhalde o yıllarda uluslararası sosyalist harekette azgelişmiş ülkelerin sosyalizmden önce kapitalist olmayan yoldan geçmesi gerektiği yönündeki hâkim anlayış da sosyalizmin yakın hedef olarak gösterilmesinde çekinceler yaratıyordu. Aybar’a göre parti programıyla “Türkiye İşçi Partisi’nin getirdiği asıl yaratıcı yenilik”, “Türkiye’nin bu gerçek kalkınma ve ilerleme yoluna girebilmesi için halkın kendisinin iktidara gelmesi”nin şart olduğunu kavramasında, “çözümün önce politik olduğu”nun bilincine varmasındaydı (1964a). Aslında çözümün politik olduğu konusunda örneğin Yöncü’lerin de bir kuşkusu yoktu ama Aybar’ın, programın ayırt edici özelliği olarak asıl vurgulamak istediği nokta “halkın kendisinin iktidara gelmesi”ni zorunlu görmesiydi. Gerçekten de bu konu Yön hareketi ile TİP arasındaki en temel ayrım noktasıydı (Şener, 2008).

Yerasimos (2005:472-473) da TİP’i “zımnen Marksist” olarak nitelendirmektedir. Parti yöneticilerinin Batı Avrupa’daki o günkü komünist partilerinkine yakın bir çizgi izleme istekleri önce Türkiye’de “komünist” bir partinin kurulmasının kesinlikle yasak oluşu, sonra da Türk Ceza Kanunundaki eski hükümlerin 1961 Anayasası ilkeleriyle bağdaşmadıkları halde ilga edilmemiş olmaları ve böylece de siyasal suçlarla fikir suçlarının nerede başlayıp bittiğinin bilinmediği bir mevzuat bulanıklığı vardı.

Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal yapısı üzerinde çok az bilimsel bilgi ve verilerin bulunduğu, ayrıca geçmiş yıllardaki baskılar nedeniyle sosyalizmin klasik yapıtlarının çoğunun henüz Türkçeye çevrilmemiş olduğu bir ortamda, TİP’in yeni programı partili ve partili olmayan bilim adamları ve uzmanların da katıldıkları toplantılar ve tartışmalar sonucu hazırlandı. Ana çizgileriyle demokratik bir söylemi koruyan ve sosyalizm sözcüğüne yer vermeyen bu programın, o günün siyasal koşulları çerçevesinde oluşturulduğu için elbette eksiklikleri vardı, ama özünde sol bir çizgiyi yansıtıyordu (Ünsal, 2002).

TİP’in sosyalistleşme sürecine girdiği dönemde hazırlanan yeni program, Türkiye’nin sosyoekonomik ve siyasal yapısı üzerinde bir dizi saptamaları dile getiriyor ve ülkenin geri kalmışlıktan kurtuluş yolunun “gerekli köklü dönüşümler”le toplumun yapısını değiştirmekten geçtiğini vurguluyordu. Çözüm, “her şeyden önce politik niteliktedir” görüşüyle, Türkiye’nin kalkınması için ulusal ekonomide kilit taşı konumunda olan “büyük üretim ve mübadele araçlarının devletleştirilmesi”, yeni temel sanayi kollarının devlet yoluyla kurulması ve işletilmesi, planlı ekonomi, topraksız ve az topraklı köylülerin topraklandırılması, “emeğe göre gelir” ilkesinin egemen kılınmasının yanı sıra ulusal varlığımızı ve bağımsızlığımızı her şeyin üstünde tutan, “barışçı bir dış politika” görüşü savunuluyordu. Program “insanın insan tarafından sömürülmesi sistemi”ne son verileceği ve emekçilerin yönetimde söz sahibi olacakları “tam demokratik bir ülke” idealini taşırken, ana çizgileriyimle Kurtuluş Savaşı döneminin anti-emperyalist hedeflerini, Marksizm’i ve sosyal devletçiliği birleştiriyordu (Ünsal, 2002).

Programın giriş bölümünde; “Halkımızın yüzyıllardır süregelen yoksulluğu, ancak emekçi halkımızın iktidara geçerek gerekli köklü reformları gerçekleştirmesi sonunda ortadan kalkacaktır. Bunun için, bütün emekçilerin ve emekten yana olanların hızla teşkilatlanarak bağımsız bir siyasî kuvvet haline gelmeleri şarttır. Bu tarihî görevi, 13 Şubat 1961 günü on iki sendikacı tarafından kurulan ve tarihimizde doğrudan doğruya emekçi halkın kurduğu ilk parti olan Türkiye İşçi Partisi yerine getirecektir.” (TİP, 1964) demek suretiyle işçi sınıfın partisi olduğunu vurgulamakta ve işçi sınıfının iktidarını hedef olarak göstermektedir.

Öte yandan; TİP bir proletarya diktatörlüğünü amaçlayan bir parti değil, “ Türk işçi sınıfının ve onun tarihî, bilime dayanan demokratik öncülüğü etrafında toplanmış, onunla kader birliğinin bilinç ve mutluluğuna varmış toplumcu aydınlarla ırgatların, topraksız ve az topraklı köylülerin, zanaatkârların, küçük esnafın, aylıklı ve ücretlilerin, dar gelirli serbest meslek sahiplerinin, kısacası, emeğiyle yasayan bütün yurttaşların kanun yolundan iktidara yürüyen siyasî teşkilâtıdır (TİP, 1964).”

TİP, Komintern geleneğinden gelen TKP ve kapitalist batıdan etkilenmiş dönemin merkez siyasi partilerinin aksine Türkiye şartlarına uygun bir kalkınma yolunu benimsemektedir. Programın  “Türkiye’nin Maddi, Sosyal ve Politik Yapısı” konulu bölümünde şu şekilde özetlenmiştir:

“En kestirme yolun, ileri toplumların yolunu tutmak, onların yöntemlerini benimsemek olacağı düşünülebilir. Başka milletlerin kalkınma ve ilerleme konusundaki deneylerinden geniş ölçüde elbette yararlanılacaktır; çünkü bütün toplumlar için geçerli genel gelişme kanunları vardır. Ama bütün toplumların uygulayabilecekleri tek bir yol yoktur; her toplumun kendi tarihinden gelen ve yapısında, yaşantısında yansıyan bir takım özellikleri bulunur. Genel olarak aynı yapıda olan toplumlar bile, birbirlerinin tıpatıp eşi değildirler. Üstelik toplumların gelişme seviyeleri de başka başkadır. Bundan dolayı, taklitçiliğe heveslenmeden, kendi gerçeklerimize yönelerek, bilim ışığında Türkiye’ye özgü kalkınma yolunu bulmamız gerekiyor.” (TİP, 1964).

Programda, Türkiye İşçi Sınıfının tarihçesine de değinilirken bu başlık sanayi işçisi ve topraksız köylü olarak bölümlendirilmektedir. Sanayi işçisi başlığı altında; öncelikle 19.yüzyıl başlarından itibaren bir tarihçeye yer vermektedir. Programda grev olarak değerlendirilmese de ilk toplu direnişi de aktarmaktadır. Toplu direnişi takiben ilk işçi derneklerinin de kurulduğundan bahsolunmaktadır.  Devamında ise bu derneklerin politize olma sürecine ve grev hakkının yasaklanışına değinilmektedir. Takiben; parti programında sıklıkla bahsedildiği üzere milli mücadelenin işçi hareketleri üzerinde etkisi üzerine durulmaktadır (TİP, 1964).

Cumhuriyetin ilanı sonrası kısıtlamalar belirtilmekle birlikte gerçek kısıtlamanın miladı olarak Atatürk’ün vefatından sonraki döneme vurgu yapılmaktadır. 1946 yılına kadar geçen dönemi karanlık bir dönem olarak betimleyen program, buna karşılık tek parti rejimine karşı girişilen muhalefetin de sınıfsal yapısını ortaya koymaktadır. Bunlardan biri “devletin ekonomik faaliyetlere müdahalesinden şikâyetçi olan toprak ağaları” diğeri ise “savaş yıllarında daha da yoksullaşmış olan işçi sınıfı ile bütün halk sınıf ve tabakaları” idi (TİP, 1964). 

Demokrat Parti dönemi ise şu şekilde özetlenmektedir:  

“Yıllarca tek parti diktası altında yaşamış olmanın etkisiyle halk çoğunluğu, şeklen muhalefeti temsil eden partiye yönelmiştir.

 ..

Fakat önüne set çekilen işçi hareketinin büsbütün durdurulamayacağını da gören hâkim sınıflar ve hükümet, başlangıçta sendikaların başına kendilerine tamamıyla sadık kimseleri getirmişlerdir. Uzun bir süre hür sendika hareketi iyice baltalanmış, dolayısıyla işçi sınıfının politik bir varlık göstermesi de önlenmiştir.” (TİP, 1964).

27 Mayıs’ın işçi sorunlarının serbestçe konuşulmasına zemin hazırladığı belirtilen programda 1961 yılı Aralık ayında 150.000 işçinin katıldığı Saraçhane Mitingi yeni bir dönemin başlangıcını simgeleyen bir unsur olarak anlatılmaktadır (TİP, 1964).

Bu tespitleri takiben TİP’in işçi sınıfının politik bilince kavuşmasındaki payına değinilmekte ve işçi sınıfının ilerlemesinin önündeki en büyük engelin bir bakıma komprador sendikacılık anlayışı olduğu belirtilmektedir: Komprador ya da sarı sendikacılığın yanı sıra işçi sınıfının politik bilinç kazanmasını engelleyen faktörler arasında köy ile ilişkisini kesmemiş işçiler, yerli sanayinin küçük ve süreksiz işletmeler üzerine kurulu olması olarak sayılmakta ancak başlıca engel olarak “hâkim çevrelerin türlü yollardan işçi sınıfımızın politik bilince kavuşmasını önlemeye çalışması” gösterilmektedir (TİP, 1964).

Programda önemli bir unsur da işçi sınıfının yanı sıra burjuva ya da küçük burjuva olarak tanımlanabilecek aydınların da parti içindeki işlevine değinilmekte ve “işçi sınıfının demokratik öncülüğü” kavramını açıklamaktadır:

“… Türkiye, gelişmek, kalkınmak ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için hızla sanayileşmek zorunda olan bir ülkedir. Demek ki, gelişmenin itici ve gerçekleştirici kuvveti, emekçi halk sınıf ve tabakaları arasında daha çok işçi sınıfıdır.

Ancak bu, işçi sınıfının öteki halk sınıf ve tabakaları karsısında herhangi bir üstünlüğü olduğu ve imtiyazlı duruma sahip bulunduğu veya böyle bir duruma getirileceği anlamına asla gelmez. Çünkü bu takdirde, işçi sınıfı kendi kendini inkâr etmiş olacağı gibi, üstelik halk sınıf ve tabakaları arasındaki karşılıklı güven ve kardeşçe dayanışma da bozulacağından milletin büyük çoğunluğunu teşkil eden halk sınıf ve tabakalarının bağımsız politik bir güç meydana getirerek iktidarı almaları mümkün olamayacaktır.” (TİP, 1964).

TİP programında tarım işçileri, topraksız ve az topraklı köylülerin durumuna atıfta bulunulmakta göçe ve yoksulluk sarmalına yol açan koşullara değinilmektedir. Öte yandan tarımdaki gelişmelerin sınıf bilinci anlamında tarım işçileri üzerinde önemli katkısı olduğu da ifade edilmiştir (TİP, 1964).

TİP programının Kalkınma Yolu başlıklı bölümünde ise KAPİTALİST OLMAYAN KALKINMA YOLU emekten yana ve emekçilerin yürütümüne ve denetimine katıldığı plânlı bir devletçilik olarak tanımlanmaktadır (TİP, 1964). Bu kavram, TİP’in parlamento konuşmalarının başat bir teması olacaktır.

Sosyalist ifadesinin yaratacağı spekülasyondan kaçınmak için tercih edilen “kapitalist olmayan kalkınma” terimi hem sosyalist teriminin getireceği musibetlerden kaçınma, hem de Türkiye’ye özgü bir kalkınma vizyonu ortaya konulması açısından anlamlıdır.

Kapitalist olmayan kalkınma yolu ifadesiyle aynı zamanda Sovyet emperyalizmi ve modelinden uzak durma halini de betimlemek mümkündür.

TİP programının “Herşey İnsan için” bölümünde yerli bir sosyalist kimliğin izlerini bulmak mümkündür:

“İnsan, kula kul olamaz; insan sömürülemez. Türkiye İşçi Partisi, insan hak ve hürriyetlerine, sosyal adalet ilkesine gönülden bağlıdır.” (TİP, 1964).

Şekil 1: TİP-Seçim Sloganı: Kula Kulluk Bitsin Artık

2.3.TİP TÜZÜĞÜNDE ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ

Genel başkanlık yaptığı dönem boyunca partinin ideolojik ve politik çizgisi büyük ölçüde Aybar tarafından belirlenmiştir. Tüzüğün ve programın önemli bölümlerini zaten o yazmıştı. Partinin izleyeceği siyasî çizgiye de o yön veriyordu (Şener, 2008).

Partinin karakterini belirleyen 2. maddede ve partinin amaçlarını gösteren, maddede “sosyalizm” sözcüğü yer almıyordu, ama maddelerin içeriğinden TİP’in klasik sosyal demokrat partilerin çok daha solunda olduğu anlaşılıyordu. “işçi sınıfı ve onun demokratik öncülüğü etrafında toplanmış bütün emekçi sınıf ve tabakaların (…) katılımı yolundan iktidara yürüyen siyasi teşkilatı olarak tarif edilen ve amaçları arasında büyük üretim ve mübadele araçlarının devletleştirilmesi, şehirle köy, kafa emeği ile kol emeği arasındaki farklılıkların kaldırılması, insanın insan tarafından sömürülmesine son verilmesi gibi hedefler bulunan bir partinin sosyalist bir karakter taşıdığı açıktı. 53. maddeyle de parti organlarında görev alacak olanların yarısının işçi olması garanti altına alınmak işlenmişti (Şener, 2008).

Tüzüğün 1.Bölümünün b maddesinde yer alan Karakter ve Amaç’ta kendini;

“… Türk İşçi sınıfının ve onun demokratik öncülüğü etrafında toplanmış bütün emekçi sınıf ve tabakaların (Irgat ve küçük köylülerin, aylıklı ve ücretlilerin, zanaatkârlarının, küçük esnaf ve dar gelirli serbest meslek sahipleri ile ilerici gençliğin ve toplumcu aydınların) kanun yolundan iktidara yürüyen siyasi teşkilatıdır.” şeklinde tanımlamaktadır (TİP, 1965).

Tüzükte de TİP, kalkınma ile işçi sınıfı arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır. Madde 3 kapsamında bu ilişki ifade edilmektedir:

“Türkiye’nin ileri bir toplum haline getirilmesi işi ile emekçi halk yığınlarının yurt işlerinde söz ve karar sahibi olmaları insanca yaşama şartlarına kavuşmaları işi, bir tek davanın bir tek davanın birbirine bağlı bölümleridir;  biri gerçekleşmeden öteki gerçekleştirilemez.” (TİP, 1965)

TİP, işçi sınıfına yönelik amaçlarını ise aşağıdaki gibi beyan etmektedir:

“İşçi sınıfını ve bütün emekçi halk yığınlarını, eğitip aydınlatarak, Ulusal kalkınma ve ilerlemenin bilinçli itici kuvveti haline getirmek.

Anayasa teminatı altında olan hak ve hürriyetlerine sahip çıkacak işçi sınıfının ve emekçi halk yığınlarının yurt işlerinde söz sahibi olmasını sağlamakla büyük toprak sahiplerinin ve şehirli büyük sermayecilerin demokratik rejimi aksatan ekonomik kalkınmayı, sosyal ve kültürel gelişmeyi frenleyen, sosyal adalet ve güvenliğe karşı koyan, zararlı nüfuz ve hakimiyetleri önlemek…” (TİP, 1965)

2.4. SENDİKALAR VE TİP İLİŞKİSİ

TİP Tüzüğünün 31.sayfasında parti kurucularının isimlerine yer verilmektedir. Bu listeden anlaşılacağı üzere kurucuların tamamına yakını sendikacı, tamamı ise işçidir. Kurucuların isimlerine aşağıda yer verilmiştir:

  • Kemal Türkler (Sendikacı-Maden İşçisi)
  • Avni Erakalın (Sendikacı-Tekstil İşçisi)
  • Şaban Yıldız (Sendikacı-Tekstil İşçisi)
  • İbrahim Güzelce (Matbaa İşçisi)
  • Rıza Kuas (Sendikacı-Lastik İşçisi)
  • Kemal Nebioğlu (Sendikacı-Garson)
  • Hüseyin Uslubaş (Sendikacı-Tütün İşçisi)
  • Salih Özkarabay (Matbaa İşçisi-Sendikacı)
  • İbrahim Denizcier (Sendikacı-Nakliyat İşçisi)
  • Adnan Arkın (Şoför) (TİP, 1965)

Yukarıda da görüleceği üzere Türkiye İşçi Partisi 13 Şubat 1961 günü 12 sendikacı tarafından kuruldu. (Şener, 2008). Bu sendikacıların çoğunluğu Türk-İş’e üye sendikalardı. Parti yöneticilerinin verdikleri demeçlerde sık sık “işçi sınıfının haklarının tek koruyucusunun kendi partileri” olduğu, Türk-İş’in, işçi sınıfının çıkarlarını koruyamadığını iddiası Türk-İş yönetimini tedirgin etmiştir. Bu nedenle, 1962 yılı Ocak ayında Yön Dergisi yönetici ve yazarlarının da katkılarıyla (Koç, 1997: 91) “Türkiye Çalışanlar Partisi” adında parti kurmak için harekete geçmiştir.

Şener (2008)’in de belirttiği üzere partinin sendikalarla organik ilişkisini sağlayan TİP’in ilk tüzüğünün ilgi çekici bir maddesi parti meclisini düzenleyen 9. maddeydi. Aybar döneminin ünlü 33. maddesinin embriyonu sayılabilecek bu madde ile parti meclisi üyelerinin en az yarısının işçi olması öngörülüyordu. Partinin ilk belgelerinde “işçi sınıfı”’ndan söz edilmese de partide işçilerin ağırlıkta olmasına özel bir önem verildiği açıktı. Ayrıca kurucular resmi belgelerde yer vermedikleri “sınıf” kavramını basın demeçlerinde kullanmaktan kaçınmıyorlardı. Örneğin, partinin kuruluşunu duyurdukları basın toplantısında TİP’i “Türkiye’de ezilen işçi sınıfının haklarını korumak için” kurduklarını belirtmişlerdi (Ünsal. 2002: 81).

Öte yandan kurucu sendikacılar özellikle ilk yıllarda aydınlara karşı bir güvensizlik içindeydiler. Partide işçi ve sendikacıların ağırlıkta olması için gösterilen titizlik, bu titizliğin parti tüzüğüyle güvenceye alınması ve pratikte de aydınlarla ilişkiye geçmekte isteksiz davranılması “bu güvensizliğin sonucuydu. Yine de, Türk İş’in hiçbir biçimde destek vermemesine, 3 hatta Çalışanlar Partisi girişimiyle önünü kesmek istemesine karşın TİP’in en azından varlığını korumayı başarması ve sönük geçen ilk yılın ardından kendi olanak ve birikimlerinin bir siyasî parti yönetmek için yetmeyeceğini anlayan kurucuların partiye “solcu” bilinen aydınları davet etmesi, kurucu sendikacıların asgari bir sınıf bilincine sahip olduğunu göstermiştir (Şener, 2008).

Kurulduğu günlerde basında ve kamuoyunda yeterli ilgi uyandıramayan TİP’in yoluna devam edebilmesi için ciddi bir atılım yapılması gerektiği açıktı, her şeyin olduğu gibi devam edemeyeceği belliydi. Kurucu sendikacılar sonunda aradıkları kanı aydınlarda bulabileceklerini kabul ettiler: Hazır genel başkanlık koltuğu da boşken (kurucu başkan Avni Erakalın, seçimlerde Yeni Türkiye Partisi’nden aday olabilmek için genel başkanlıktan ve parti üyeliğinden istifa etmişti) partiye en tepeden “aydın aşısı” olmak üzere genel başkanlık için Mehmet Ali Aybar’a götürüldü ve Aybar’ın kabulüyle birlikte yapı değişti (Şener, 2008).

TİP, kurucu sendikacıların genel başkanlığa davet ettiği Mehmet Ali Aybar’la birlikte bir grup sol aydının katılımıyla silik bir “sendikacılar partisi” olmaktan çıktı (Ünsal, 2008); öte yandan sendikacıların düzenli bir ağırlığı oldu. Partiyi aydınlar için özellikle de partinin kan damarı halini alan üniversitelerdeki genç öğretim görevlileri ve öğrenciler için çekici hale getirerek ona bir kişilik kazandıran Aybar’dı. Aynı zamanda Aybar ve arkadaşları, partilerinin işçi sınıfından kopuk bir aydın tekeli olmamasına da dikkat ettiler ve parti yönetimindeki bütün görevlerin yüzde ellisini işçilere ayırarak işçi sınıfının katılımını güvenceye aldılar (Ahmad,1992:258).

TİP, 1965 Genel Seçimlerinde üç sendikacıyı kendi listesinden Türkiye Büyük Millet Meclisine dâhil etmeyi başardı. Bu milletvekilleri; Lastik-İş Sendikası Genel Başkanı Rıza Kuas (Ankara), Gıda-İş Başkanı Kemal Nebioğlu (Tekirdağ), Yol-İş Genel Sekreteri Şaban Erik (Malatya) idi ( Mahiroğulları, 2001). TİP’in 1965 seçimlerinde Meclise soktuğu 15 milletvekilinin tamamı ise şu şekildeydi: Mehmet Ali Aybar, Sadun Aren, Çetin Altan, Rıza Kuas, Muzaffer Karan, Tarık Ziya Ekinci, Yahya Kanbolat, Cemal Hakkı Selek, Adil Kurtel, Behice Boran, Yunus Koçak, Kemal Nebioğlu, Ali Kara, Yusuf Ziya Bahadanlı, Şaban Erik. Denizli Milletvekili olan Muzaffer Karan daha sonraları MHP saflarına (o zamanki adıyla CKMP) geçti (Çavdar, 2008:149).

1969’da ise TİP listesinden DİSK Genel Başkan Vekili Rıza Kuas milletvekili seçilmiştir (Mahiroğulları, 2001).

Anlaşılacağı üzere TİP, Türk-İş’ten doğmakla birlikte Türk-İş’in Amerikan tarzı sendikacılığa yönelmesi ile birlikte Türk-İş dışında sınıf bilincine sahip bir sendika kurma gereği ortaya çıkmıştır.

Bunun üzerine 1967 yılında DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) kuruldu. DİSK’i kuran sendikacılardan dördü (Kemal Türkler, Rıza Kuas, İbrahim Güzelce ve Kemal Nebioğlu) aynı zamanda TİP kurucusuydu (Şener, 2008).

Öte yandan; son dönemde kendi iç çatışmaları yüzünden yöneticileri arasında TİP kurucuları ağırlıkta olan DİSK ile bağlarını bile koruyamayan TİP, 15-16 Haziran olaylarına başta seyirci kalmış, ancak sonrasında iktidarı eleştirmiş, yeni yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’nde dava açmıştı (Ünsal, 2002).

Bu önemli işçi direnişinin, “Türkiye’nin tek sol siyasal örgütü”nün dışında gelişmesi, öteden beri işçi sınıfının “öncü kuruluşu” olma iddiasındaki TİP’in işçi kesimi ile ilişkisinin zayıfladığının, daha doğrusu, işçi kesimi üzerinde bile etkili olamayacak kadar güçsüzleştiğinin somut kanıtıydı. Ünsal’a göre parti, 1968-71 arasında, tarihinin en canlı ve bilinçli dönemini yaşayan Türkiye işçi hareketinin çok gerisinde kalmıştı (Ünsal, 2002).

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİNİN ÇALIŞMA BAKANLIĞI BÜTÇESİ KAPSAMINDA ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNE YÖNELİK SÖYLEMLERİ

3.1.TİP’İN MECLİSTE SENDİKAL İLİŞKİLER VE İŞÇİ SORUNLARI İLE İLGİLİ TEMEL TUTUMU

Türkiye’de sağda Adalet Partisi ve merkezde CHP’nin seçmen oylarının kabaca % 80’ini almayı sürdürdüğü bir ortamda, solun tek yasal siyasal örgütü olan TİP gene de sosyalizme devrimle değil, demokratik yoldan geçilebileceğine inanıyordu. İşçiler ve geniş halk kitleleri örgütlendirilmeli, bilinçlendirilmeli ve siyasete çekilmeliydi. Bu bağlamda, demokrasiyi ve anayasayı savunmak, köklü reformların çıkartılması yönünde eylemlere girişmek sosyalizme geçiş sürecini hızlandıracaktı. Sıra parlamentoya girmeye gelmişti (Ünsal, 2002).

TİP yalnızca Ekim 1965 ve Ekim 1969 genel seçimlerine katılabildi. İlkinde oyların %3’ünü, ikincisinde ise %2,7’sini alarak %3’ün üstüne çıkamadı. Buna karşın, Haziran 1966 ve Haziran 1968 kısmi senato seçimlerinden ise sırasıyla %3,9 ve %4,7 oy oranları elde etti (Ünsal, 2002).

TİP 1965 genel seçimlerinde “milli bakiye” (ulusal artık) sisteminden de yararlanarak o güne dek hiçbir sol partinin başaramadığı bir ilki gerçekleştirdi; 15 milletvekiliyle TBMM’ye girdi ve burada yepyeni bir rüzgâr estirdi. Solun “meşrulaşma” süreci hızlanıyordu (Ünsal, 2002).

TİP yönetimi aslında, 1965 seçimlerinde daha iyi bir sonuç beklemişti. CHP için de aynı şey söylenebilir. Dahası, “toplumcu” TİP ile “Kemalist” CHP Mecliste çoğunluğu sağlayacak bir seçim başarısı elde edebilse, aralarında bir “sol Kemalist” koalisyon gerçekleşebilir miydi? Gerçekleşebilse, belki de Türkiye demokrasisinde çok ilginç gelişmelere tanık olunabilirdi. Yeterince oy toplayabilirler miydi? Koalisyona giderler miydi? Olurdu olmazdı türü olasılık tartışmalarına elbette gerek yok. Ama en azından, bunu izleyen dönemde “anti-emperyalist milli cephe” yerine önceliği “sosyalist devrimce verecek TİP’le, CHP’nin sol kanadı arasında köprülerin atılmasında, 1965 seçimlerinin Türkiye aydınları üzerinde yarattığı düş kırıklığının da önemli bir payı olduğu açıktır (Ünsal, 2002).

Gene de bir avuç TİP’li milletvekili, mecliste yaptıkları konuşmalarla bir anda dikkati üzerlerine çektiler. 1965 seçimleri öncesinde TİP’e karşı aralıksız sürdürülen saldırılar, partinin Meclise girmesiyle biraz hafiflemişti. Ancak bu kez parlamentodaki partiler, sayıca ufak ancak dinamik TİP grubunun çıkışlarından iyice rahatsız olmaya başlayacaklardı (Ünsal, 2002).

3.2.TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİNİN SENDİKA KÖKENLİ MİLLETVEKİLLERİNİN ÇALIŞMA VE SOSYAL GÜVENLİK BAKANLIĞI BÜTÇE GÖRÜŞMELERİNDE İŞÇİ SORUNLARI VE SENDİKAL HAKLAR İLE İLGİLİ TBMM KONUŞMALARI

Bu bölümde TİP’in 1966, 1967 ve 1969 yasama yıllarında başta sendika kökenli Rıza Kuas’ın temsiline dayalı olmak üzere Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bütçe Görüşmelerinde İşçi Sorunları ve Sendikal Haklar ile ilgili konuşmalarında kullanılan temalara değinilecektir.

Bu bölüme konu olan Çalışma Bakanlığı 3008 sayılı İş Kanununu uygulamakla görevli İş Dairesinin yerine 1946 yılında kurulmuştur. Aynı yıl İşçi Sigortaları Kurumu ve İş ve İşçi Bulma Kurumu kurulmuştur. 1951 yılında İş Mahkemeleri tesis edilmiştir, (Ekin, t.y.: 236). Ayrıca çeşitli sosyal güvenlik düzenlemeleri getirilmiştir. İşçi Sigortaları Kurumu kurularak 1946 başında çalışmaya başlamıştır (Pekin, 1985: 247).

3.2.1.1966 Yılı Çalışma Bakanlığı Bütçe Konuşmalarında Yer Alan Temalar

23.2.1966 yılında TİP grubu adına konuşan Ankara Milletvekili Rıza Kuas’ın konuşmasında yer alan temalara aşağıda yer verilmiştir:

3.2.1.1. İşçi sınıfının sendikalaşma meselesi

Türkiye sendika tarihi içerisinde 1961 Anayasasının sağladığı haklar temel bazı çalışma ilişkileri sorunlarını gündeme taşımıştı. Bu kapsamda TİP’in TBMM’deki temsilinde ülkemizdeki sendikalaşma meselesinin de özel bir yeri vardır. Rıza Kuas, konuşmasında Türkiye İşçi sınıfının sendikalaşma oranının düşüklüğüne dikkat çekmektedir. Kuas’ın aktardığı sendikalı işçi sayısı 400 bindir. Sigortalı ise 800 bindir. İkinci grup olan teşkilatsız işçiler ise sendika himayesinden ve sigortadan uzaktırlar. Kuas örgütlenmeyen işçilerin çoğunlukta olduğu bir ülkede örgütlenmenin de kadük kalacağı düşüncesindedir (TBMM, 1966).

3.2.1.2. Sendikaların Politika Yapması

Rıza Kuas, 1961 Anayasasının ruhuna uygun olarak batı ülkelerinde doğal bir husus olan sendika ve siyaset müessesesinin birlikteliğinin ülkemizde de sağlanması gerektiğine vurgu yapmaktadır. TİP, bu anlamda partilerüstülük gibi Türk-İş’e özgü temelde siyasetten arındırılmış sendikacılığa karşı çıkmaktadır. Böylelikle “ücret sendikacılığı” şeklindeki bir daraltmayı reddederek politik ve hak temelli bir sendikacılığı desteklemektedir. Bu tarz bir savunuculuk ile işçilerin sadece ücretleri değil aynı zamanda kalkınmanın yönü hakkında hak sahibi olmaları gerektiğini de iddia etmektedir. Bu anlamda İngiltere’deki İşçi Partisi gibi sendikanın parti için aidat kesintisi yapabildiği bir sistemi de savunmaktadır (TBMM, 1966).

3.2.1.3. İşçi ve Sömürü

Rıza Kuas, sendika kökenli olması ve aynı zamanda sistematik bir biçimde parlamentoda o zamana kadar duyulmamış olan temalara yer vermesi nedeniyle çalışma ilişkileri bakımından biricikliğe sahipti.

Rıza Kuas, bu hususu öncelikle istatistiki verilerle ifade etmekte ve artık değerin paylaşımındaki adaletsizliğe değinmekte; sömürünün yasal dayanaklarını aktarmakta, Adalet Partisi ile TİP çelişkisi, iş emniyetine ilişkin sorunlar ve iş müfettişlerinin yetersizliği konularında TİP görüşünü yansıtmaktadır (TBMM, 1966).

Kuas,  Ereğli Kömür İşletmelerinin faaliyet raporu üzerinden verimlilikteki artışa mukabil bir ücret artışının gerçekleşmediğini belirtmektedir. Devamında Kuas, bu kez özel sektör üzerinden artı değerin paylaşımındaki adaletsizliği değinerek bu veriler üzerinden nispeten provokatif bir yaklaşımla özel sektör ve Adalet Partisi özdeşliğini kurmaktadır (TBMM, 1966).

Bu özdeşlik milli bir burjuvazi oluşturmakta olan Adalet Partisinin Demokrat Partiden farklı bir biçimde sözkonusu burjuvaziyi toprak sahipleri üzerinden değil sanayici ancak korunan bir burjuvazi üzerinden teşkil etme gayretinin karikatürize edilmiş halidir. Öte yandan, Adalet Partisi döneminde de çalışma ilişkilerinin temelde Fordist mantık içerisinde sürdüğü ve Türkiye İşçi Partisinin de dönemin eğilimine uygun olarak temelde bir refah devleti arayışında olduğu düşünülürse iktisadi perspektiften bu çıkışın çok da iki partinin mevcut bakışını yansıttığı söylenemez.

Bu başlık altında Kuas, 1961 Anayasası ve kısa bir süre önce kabul edilen 15 Temmuz 1963 tarihli ve 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile aynı tarih ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununa dayanarak yapılan düzenlemelerde Adalet Partisinin temsil ettiği siyasi ekolün sekteye uğratıcı bir etkisi olduğunu iddia etmektedir (TBMM, 1966).

3.2.1.4. Adalet Partisi Hükümeti Uygulamaları ile TİP Çelişkisi

Kuas, konuyu iktidar partisine yönlendirmekte ve Adalet Partisi destekli sarı sendika uygulamalarına odaklanmaktadır. Aynı şekilde polis ve asker marifetiyle bastırılan protesto hareketlerine değinilmektedir. Bu çerçevede TİP’in tavrının 27 Mayıs’ı kayıtsız şartsız destekler mahiyette olduğunu söylemek pek de mümkün değildir. Nitekim Aybar’ın (1986) anılarında da sosyalist bir parti kurulmasının Milli Birlik Komitesi tarafından kerhen desteklediği sonucunu çıkarmak da mümkündür (TBMM, 1966).

3.2.1.5. İş Emniyeti ve İş Müfettişlerinin Nicel Yeterlilik Sorunu

Çalışma ilişkilerine ilişkin TİP’in politik konumunda sadece ücret üzerinden bir savunuculuk yer almamaktadır. TİP’in ücret dışı konuları da kapsayan bütüncül bir sınıfsal öncülüğe dayalı bir politika çerçevesi belirlediklerini ifade etmek mümkündür. İş emniyeti meselesini de mevcut istatistiklere dayanarak politikasını temellendiren bir anlayışı TİP benimsemiş durumdadır. Bu kapsamda; Kuas, 1964 yılında iş kazaları ve meslek hastalıklarının sonunda, 2.057 işçinin sakat kaldığını, 510 işçinin de hayatını kaybettiğini aktarmaktadır (TBMM, 1966).

1962 yılında 53 sayılı Kanun ile “Devlet İstatistik Enstitüsü” adı altında yeniden yapılandırılmış olan (http://www.tuik.gov.tr) kurumun hazırladığı verilerin bu tarz temellendirilmiş bir retorik oluşumunda kuşkusuz payı vardır.

Kuas, bu verilere dayanarak iş emniyeti vb. konulardaki zaaflara değinerek iş müfettişlerinin arttırılması yönünde önerilerde bulunmaktadır. Gerçekten de dönemin verilerine göre iş müfettişi sayısı sadece 110’dur (TBMM, 1966).

Günümüzde ise bu sayı Mart 2013 itibari ile 1050 kişidir (http://www.csgb.gov.tr).  

3.2.1.3.6. Sosyal Sigortalar Kurumu

Kuas, Çalışma Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren ve 1947 yılında kurulmuş bulunan Sosyal Sigortalar Kurumunu eleştirerek 1966 bütçe konuşmasını sürdürür.

1961 sonrası dönem sosyal sigortalara ilişkin dağınık kanunların kodifiye edildiği bir dönemdir. İşçi statüsünde çalışanlara ilişkin sigorta kollarına ait çeşitli kanunlara dağılmış bulunan düzenlemeler, sosyal güvenlikle ilgili özel hükümler içeren 1961 Anayasasının yürürlüğe girmesini takiben yeniden gözden geçirilerek, 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununda birleştirilmiştir. 01.03.1965 tarihinde yürürlüğe giren bu Kanunla, İşçi Sigortaları Kurumu, Sosyal Sigortalar Kurumu adını almış, işçi statüsünde çalışanların sosyal güvenlikleri alanında yeni haklar getirilmiştir (http://www.sgk.gov.tr).

Kuas’ın bu konuşmasında ve diğer konuşmalarında (özellikle 1967) gözlemleyebileceğimiz bir mantıkla 1961 Anayasası ve buna bağlı kanuni düzenlemelerin çalışma barışına açık konumuyla uygulama arasındaki çelişkiye dikkat çekilmektedir.

“İşçiler, İşçi Sigortaları Kurumu, yeni adı ile Sosyal Sigortalar Kurumundan da şikâyetçidir (TBMM, 1966).

3.2.1.3.7. Asgari Ücretin Tespiti

Kuas, 1961 anayasasından yola çıkarak temel bir ilke olarak insan haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesinin sağlanması üzerinden asgari ücret retoriğini temellendiriyor. Bu madde gerçekten de 1961 Anayasasının 1924 anayasasından ayrıldığı önemli bir ayrıntıdır. Nitekim 1982 Anayasasında sözkonusu madde kayıtsız şartsız halini koruyamamıştır.

2010 Değişikliği sonrası Anayasamızda ilgili madde ülkenin koşulları şartına başlanmıştır:

VII. Ücrette adalet sağlanması

“MADDE 55.– Ücret emeğin karşılığıdır.

Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır.

(Değişik: 3.10.2001-4709/21 md.) Asgarî ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur (Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, http://www.anayasa.gen.tr/1982ay.htm) .”

1966 yılının asgari ücretin belirlenmesinde mahalli komisyonların kullanıldığı son yıl olduğunun da ifade edilmesi gerekir. Kuas, 1961 Anayasasının 45. maddesi üzerinden görüşlerini sunuyor. Bu kapsamda devletin çalışanların yaptıkları işe uygun ve insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlamaları, elverişli, adaletli bir ücret elde etmeleri için gerekli tedbirleri almak zorunda olduğunu savunuyor (TBMM, 1966).

Kuas, bu ilkenin geçim endeksi ve asgari ücret ilişkisi itibari ile fiili olarak ihlal edildiğini belirterek; mevcut çalışma mevzuatını ve uygulamanın ıslah edilmesini öneriyor (TBMM, 1966).

3.2.1.3.8. Kalkınma ve Sanayileşme

TİP, programında Türkiye’ye özgü kapitalist olmayan bir kalkınma modeli benimsemiştir. Bu anlamda; istihdam, bayındırlık faaliyeti ve ciddi bir sanayileşme hamlesi öneriyor (TBMM, 1966).”

3.2.1.3.9. Yurtdışındaki İşçilerimiz

Yurtdışındaki işçilerimizin ülkemize transfer ettikleri döviz gelirleri 1960’lı yıllardan başlayıp 1970 ve 1980’lerde artan hızda dış ticaret açığımızı karşılama eğiliminde olmuştur. Aşağıdaki tabloda da görüleceği üzere ilk işçi kafilesinin Avrupa’ya gidişini takiben devamlı bir biçimde dış ticaret açığını önemli ölçüde kapatıp, muhtemel krizi geciktirmişlerdir.

Tablo 1: İşçi Gelirlerinin Yıllara Göre Dış Ticaret Dengesini Karşılama Oranları

YILLARİHRACAT (FOB)İTHALAT (CIF)DIŞ TİCARET DENGESİİŞÇİ GELİRLERİIG / DTD KARŞILAMA ORANI (%)
1964411,0 537,0 -126,0 8,1 6
1965464,0 572,0 -108,0 69,8 65
1966490,0 718,0 -228,0 115,3 51
1967523,0 685,0 -162,0 93,0 57
1968496,0 764,0 -268,0 107,3 40
1969537,0 801,0 -264,0 140,6 53
1970588,0 948,0 -360,0 273,0 76
1971677,0 1.171,0 -494,0 471,4 95
1972885,0 1.563,0 -678,0 740,0 109
19731.317,0 2.086,0 -769,0 1.183,0 154
19741.532,0 3.777,0 -2.245,0 1.425,0 63
19751.401,0 4.738,0 -3.337,0 1.312,0 39
19761.960,0 5.129,0 -3.169,0 982,0 31
19771.753,0 5.797,0 -4.044,0 930,0 23
19782.288,0 4.599,0 -2.311,0 983,0 43

Kaynak: Artukoğlu, 2005.

Nitekim konuşmanın yapıldığı dönemde Dış Ticaret Açığının %50’den fazlası işçi dövizleri ile karşılanmaktaydı. Öte yandan, TİP’i ayıran özellik bu iş gücünün pragmatik kullanımını etik bulmamasıydı. TİP, kendi kapitalist olmayan kalkınma anlayışı içerisinde bu işçilerimizin ülkemizde bulunamayışını küresel sömürünün bir uzantısı olarak nitelendirmektedir (TBMM, 1966).

3.2.1.3.10. TİP’in İşçi Sınıfı Açısından Misyonu

Konuşmanın bu bölümünde TİP, Türkiye’ye özgü kalkınma anlayışına vurgu yapmakta ve devletçilik anlayışını ön plana çıkarmaktadır. Bu bağlamda da Türkiye’nin özel teşebbüs anlayışını derme çatma olarak nitelendirerek devletçiliğe özgü araçlar kullanılmadıkça kalkınma anlamında bir başarı elde edilemeyeceği savunulmaktadır (TBMM, 1966).

3.2.1.3.11 Çalışma Bakanlığı Bütçesi

Rıza Kuas, Çalışma Bakanlığının bütçesindeki yetersizlik ve bunun yol açtığı hem sosyal hem de mali sıkıntılara değinmektedir. Bu kapsamda; 1966 yılı Bütçesinin %16 artmasına karşılık Çalışma Bakanlığı bütçesinin sadece %2,5 artış göstermesini örnek vermektedir. Bu sorunun maluliyet ve iş kazalarının artışı ile ilişkisini kurmaktadır (TBMM, 1966).

3.2.2.1967 Yılı Çalışma Bakanlığı Bütçe Konuşmalarında Yer Alan Temalar

1967 yılında da TİP gruba adına Çalışma Bakanlığı bütçesi hakkında grup görüşünü aktaran Ankara Milletvekili Rıza Kuas’tı. 62. Birleşimde Çalışma Bakanlığı bütçesinin görüşülmesine geçilmişti. Bu bütçe üzerinde TİP Ankara Milletvekili Rıza Kuas önce grup adına konuştu, sonra son söz milletvekilinindir ilkesinden yararlanarak Çalışma Bakanına yanıt verme olanağını buldu:

Bu bölümde 1967 ÇSGB bütçesi konuşmasında kullanılan temalara değinilecektir:

3.2.2.1. Çalışma Bakanlığı Bütçesinin Görevi ile Mütenasip Olmaması Nedeniyle Görevlerini Yerine Getirmedeki Zafiyeti

Kuas, tıpkı 1966 yılındaki konuşmasında olduğu gibi Çalışma Bakanlığının bütçesi ile işlevi arasında uyumsuzluk olduğundan yola çıkarak konuşmasını temellendirilmektedir (Salman, 2005, C.3).

Kuas, çalışma müfettişlerinin yetersizliği ve Bakanlığın bütçe kısıtından dolayı çalışma hayatını düzenleme işlevini yerine getirmede zafiyet gösterdiğini belirtmektedir (Salman, 2005, C.3)..

Kuas, Anayasanın bu kez asgari ücretin dayanağı olan Anayasanın 45. Maddesi yerine cumhuriyetin temel özellikleri olarak ifade edilen dört ilkenin anayasa gerekçesi üzerinden asgari ücret ve insanca yaşama düzeyine ulaşılmasının mantıksal tabanını oluşturmaktadır. Bu konuda da refah devletini şu şekilde savunmaktadır: “Her sınıf halk tabakaları için refah sağlamayı kendine görev edinen zamanımızın devleti, ekonomik yönden zayıf olan kişileri, özellikle işleri bakımından başkalarına tabi olan işçi ve hizmetlileri, her türlü dar gelirlileri ve yoksul kimseleri koruyacaktır. (Salman, 2005, C.3).”

Kuas, işçi – işveren ilişkilerinin ülke yararına uyumlu hale getirilmesi için ise;

  • Topraksız tarım işçileri
  • Sosyal Sigortalar Kurumunun fonlarının yasalara aykırı olarak kullanılması
  • İşsizlik sigortasının oluşturulması gereği

konularını tartışmaktadır (Salman, 2005, C.3).

Kuas’ın konuşmasında; TİP’in kalkınma paradigması çerçevesinde Adalet Partisinin özel sektöre ağırlık veren anlayışı eleştiriye tâbi tutulmaktadır. Bu eleştirinin temelinde de sosyal koruma kapsamına girmeyen işçilere yönelik bir refah devleti savunuculuğu yapmaktadır. Yerasimos (2005:472) tarafından da ifade edildiği üzere TİP, İskandinav ülkelerindeki işçi partilerinin çizgisinde bir partidir. Bu anlamda, SSCB çizgisi değil sosyal demokrat refah devleti çizgisinin savunuculuğunu yapmaktadır.

Bu çerçevede; Çalışma Bakanlığının çalışma gücünün genel refahı artıracak şekilde verimli kılınmasını sağlamakla ilgili görevini ihmal ettiğini ifade edilmektedir. Kuas,  yasaya göre sekiz saat çalışmaları gereken işçilerin fazla mesai zammı verilmeden 10-12 saat çalıştırılmalarını bilmezlikten gelindiğini de ifade etmektedir (Salman, 2005, C.3).

Kuas’ın Çalışma Bakanlığının ihmalinin olduğunu savunduğu bir başka alan da tam çalışmanın sağlanmasıdır. Kuas’ın tam çalışmaya yönelik söylemi, bu ilke ile lokavt hakkının birbiri ile bağdaşmayacağı argümanına dayanmaktadır (Salman, 2005, C.3).

Kuas, sosyal güvenlik ile ilgili Çalışma Bakanlığının görevini ihmal ettiği yönünde eleştirilerini sunarken, iş müfettişleri ve tehlikeli işlerde çalışanların durumu, iş mahkemelerinin yetersizliği, işçi konutlarındaki yetersizlik, sosyal sigortadan yararlanan işçilerin azlığı, emeklilik yaşı sorunu üzerinden argümanlarını kurgulamaktadır (Salman, 2005, C.3).

İş müfettişlerinin 56.000 işyerini 113 iş müfettişiyle denetlediklerini belirten Kuas, iş mahkemelerinin de işçi ve işveren uyuşmazlıklarının kolayca ve hızla karara bağlanmasına yarayan bir statüye kavuşturulması gerektiğini; özellikle de toplu sözleşme döneminde sözleşme yetkisinin belirlenmesinde görülen önemli eksikliklerin ve yetkiyi iyi kullanması konusundaki eksikliklerin bir an önce giderilmesi gerektiğini savunmaktadır (Salman, 2005, C.4).

İşçi konutu meselesi ile ilgili olarak da Kuas, Sosyal güvenlik kapsamında işçi konut kredisinin arttırılmış olmasının tek başına bir çözüm olamayacağı sözkonusu artışın konut fiyatlarının artışıyla bağlantılı olduğunu belirtmektedir (Salman, 2005, C.4).

Sosyal Sigortalar Kurumu şeklinde dönüşüm gerçekleştiren kurumun emekleme dönemine tanıklık eden bu konuşmada;  Kuas, çalışanların eş ve çocuklarının sigortadan yararlanamadığı, sosyal sigorta kapsamındaki işçi sayısının az olduğu ve kapsamdakilerin bu imkândan tam olarak yararlanamadığının üzerinde durmaktadır.

Bu konuşma kapsamında değinilen sosyal sigortalara yönelik meseleler 01.03.1965 tarihinde yürürlüğe giren 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununda yer alan işçi statüsünde çalışanların sosyal güvenlikleri alanındaki yeni haklar üzerine inşa edilmiştir (www.sgk.gov.tr).  

Aynı konuşma içerisinde dönemin toplumsal gerilimlerine şahit olmak da mümkündür:

 “Biliyoruz, Çalışma Bakanlığı üyesi bulunduğu kabinenin eğilimine uyarak, sosyal yardım örgütü kurdurmak ve onlara yardımcı olmak yerine, eli taşlı sopalı, Anayasa haklarına düşman kişilerin yönettiği derneklere, örgütlere yardımı daha yararlı bulan bir anlayıştadır. Bu bakımdan Çalışma Bakanlığında da kendisini gösteren sosyal güvenliğe ve sosyal adalete aykırı bu iktidar politikasından, olumlu işler beklemek hayaldir.” (Salman, 2005, C.3)

Kuas’ın emeklilik yaşına ilişkin talepleri de Fordist döneme özgü taleplerdir. Bu talepler, doğal olarak iktidar partisi Adalet Partisine ve dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e yöneliktir. Gerçekten de Kuas’ın talepleri Fordist dönem içerisinde hatta dünyada post fordizmin hüküm sürdüğü dönemde ülkemizde etkin olmuş olan düşük emeklilik yaşı uygulamalarına temel olmuştur. Belki de en ilginç olanı Kuas’ın o dönemde eleştirdiği Adalet Partisinin Genel Başkanı Süleyman Demirel’in yine bu eleştiriler doğrultusunda düzenlemeler yaparak 1969 yılında “yaş sınırını” kaldırması ve 25 çalışma yılını dolduran herkese emeklilik hakkını verdimesidir. 1976’da ise yine Süleyman Demirel tarafından kolaylaştırılarak; kadınlarda emeklilik şartı 20 yıla indirildi (Uzunay, 1997). 1992 yılında ise 3774 Sayılı Kanun ile Süleyman Demirel Hükümetince emeklilikte yaş şartı tamamen kaldırıldı. Kadınlar 38 ve erkekler 43 yaşında emeklilik hakkı elde etti (Tezel, 2010).

Kuas, başka ülkelerde uygulanan iş güvenliği, çalışma süreleri ve özellikle verilen ücretlerle alınan gıdalar, konut elverişliliği gibi nedenlerle yaş sınırının 60 ve daha yukarı tutulmasının Türkiye’deki olumsuz iş koşulları nedeniyle emsal teşkil edemeyeceğini savunmaktadır. Bu yüzden, erkek işçilerin 55, kadın işçilerin ise 50 yaşında emekliye ayrılmalarını savunmaktadır (Salman, 2005, C.3).

3.2.2.2. 274 ve 275 sayılı Yasaların Değiştirilmesi

1961 Anayasasında işçilere sendikal hakları verilmiş ve 1963 yılında çıkarılan 274 sayılı sendikalar ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt yasalarıyla bu haklar yeniden düzenlenmiştir. Çeçen’e göre 1961 Anayasası’nın getirdiği en önemli haklardan biri sendika hakkı kurmak ve üye olma hakkıyla toplu sözleşme ve grev hakkının anayasal teminat altına alınmış olmasıdır (Çeçen, 1970: 48- 47).

1963 yılında kabul edilen 274 sayılı Sendikalar Yasası ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ile “Grev Hakkı Toplu Pazarlık Dönemi” başlamıştır (Koç, 1992: 41). 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi ve Grev ve Lokavt Yasası ile 1961 Anayasası’nın çok geniş bir biçimde tanıdığı grev hakkı belli konularda kısıtlanmıştır (Koç, 1994: 115; Güzel,1993: 85- 96).

Konuşmanın bu bölümünde 274 ve 275 sayılı kanunların işçi sınıfı lehine değiştirilmesine yönelik TİP’in politik retoriğine şahit olunmaktadır. Bu kanunların AP ve TİP tarafından farklı yönlere çekilmeye çalışılacaktı. 274 sayılı Sendikalar Kanununu değiştiren 1317 sayılı Kanun 1969 yılında yayımlanacak, bu Kanunun iptali için TİP tarafından Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapılacaktı (Koç, 2012). Kuas, bu bölümde özetle Çalışma Bakanının ıyalama taktiğini tercih ettiğini iddia etmektedir (Salman, 2005, C.3).

3.2.2.3. Çalışma Bakanının Konuşması ve Cevabi TİP Konuşması

Gruplar adına konuşmaların tamamlanmasından sonra kürsüye gelen Çalışma Bakanı Ali Naili Erdem, Kuas’ın lokavtın kaldırılması gerektiği yolundaki sözlerine değinerek şunları söyledi.

“Grevin bulunduğu yerde lokavtın kaldırılması şeklindeki düşünce tarzı, yalnızca Marksist kuramların içinde vardır ve ikinci bir yerde göremezsiniz. Bu nedenle Sayın Türkiye İşçi Partisi’nin konuşmacısına şunu hatırlatırım; Türkiye, Türkiye olduğu sürece bu ülkede Anayasa düzeni var olacaktır ve Türkiye daima Türkiye olarak kaldığı sürece Marksist düşünceler Türkiye’de yer etmeyecektir ve lokavt da kaldırılmayacaktır (Salman, 2005, C.4).”

Bakanın bu konuşmasından anlaşılacağı üzere her ne kadar TİP açık bir biçimde sosyalizmi programında telaffuz etmese de TİP’e yönelik eleştiriler partinin gizli bir Marksist gündeme sahip olduğu varsayımına dayanıyordu. Bir anlamda sağ diye tabir edilebilecek bir kanat TİP’i Sovyet etkisinde bir Komintern partisine indirgerken, çözülme döneminde de Türkiye’ye özgü güler yüzlü sosyalizm anlayışı eleştiriye uğrayacaktı.

Bakanın konuşmasının ardından Rıza Kuas son söz üyenindir kuralından yararlanarak bir kez daha söz aldı ve Bakanın sözlerini sıcağı sıcağına yanıtlama olanağı buldu.

Kuas’ın ilk cevapladığı eleştiri lokavt meselesi üzerindendir. TİP, lokavtın işçi sınıfının hak arayışı içerisinde ekonomik olarak zayıf olan tarafa yönelik bir pozitif ayrımcılığı barındırmadığı ve var olması gereken pozitif ayrımcılığın yani grev hakkını zedeleyen bir unsur olduğu için lokavta temelde karşıdır.

Kuas da bu karşıtlığını bir yandan da Avrupa refah devletlerine göndermede bulunmak suretiyle Marksizm istinadını savuşturmak suretiyle dile getirmektedir (Salman, 2005, C.3).

Kuas, Marksizm vb. suçlamaların dışında reel bir düzlemde tartışmanın devam etmesi gerektiği üzerinde durmaktadır. Bu kapsamda TİP’in dile getirdiği düşüncelerin Avrupa Sosyalizmi ve refah devletleri kapsamında değerlendirilmesi için dönemin entelektüel düzeyi içerisinde ilave bir çaba sarf etmesi gerekmektedir (Salman, 2005, C.3).

Cevabi konuşmanın bir bölümü de asgari ücrete hasredilmiştir. Bu bölümde Kuas Keynezyen dönem ile aşılmış ve Türkiye’nin o dönem içinde bulunduğu Keynezyen politikalarla örtüşmeyen bazı görüşlere cevap verdiği görülmektedir:

‘İşçi ücretleri yükselirse ücret artışları fiyatlara etki eder, fiyat artışları da Türkiye’yi enflasyona götürür’ şeklindeki düşünce yapısı aslında ücret fonu anlayışının bir uzantısıdır. İlginç olan ise planlamacı, Keynezyen ve Fordist yapıya sahip dönemin Türkiye’sinin iktidar partisinin aslında olmadığı bir konumdan kendisini tanımlayarak kendisine göre biraz daha devletçi bir partiyi Marksist kompartımana koyabilmesidir (Salman, 2005, C.3).

Kuas, ayrıca DİE tarafından üretilen ancak DPT raporlarında yer alan işsizlik verilerinin sıhhati üzerinden bir tartışma yürütülmektedir. DİE’nin yeni yapılanmasına rağmen verilere yönelik eski eleştiriler günümüzde de olduğu gibi devam etmektedir (Salman, 2005, C.3).

3.2.3.1968 Yılı Çalışma Bakanlığı Bütçe Konuşmalarında Yer Alan Temalar

1968 yılında Çalışma Bakanlığı Bütçesi ile ilgili TİP’i temsilen hem parlamentoda hem de Senato’da birer konuşma yapılmıştır. Parlamentoda Ankara Milletvekili Rıza Kuas, Senatoda ise Tip Senatörü Fatma Hikmet İşmen TİP adına söz almışlardır.

3.2.3.1. Rıza Kuas’ın Parlamentoda Yaptığı Konuşma

1968 yılı Kuas’ın Çalışma Bakanlığı bütçesi hakkında son beyanatının gerçekleştiği tarihtir. 1969 yılında ikinci defa seçildiğinde sağlık sorunları nedeniyle faal olamayacaktı.

3.2.3.1.1. Çalışma Bakanlığının Görevleri ile Mevcut Durum Arasındaki Çelişkiler

Rıza Kuas, 1967 yılında olduğu gibi 1968 yılında da konuşmasını Çalışma Bakanlığının görevleri üzerinden kurgulamaktadır. Konuşmanın içeriğinin önceki yıllara göre sertleştiği ve Çalışma Bakanının kişisel alanına yönelik ithamları da içerdiğini de görmekteyiz:

Kuas, 1961 Anayasası kapsamında yer alan ‘Devlet, çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, ekonomik ve mali önlemlerle çalışanları korur.’  ifadesinde çalıştıranları, değil, ‘çalışanları korur ve çalışmayı destekler; işsizliği önleyici önlemleri alır’ vurgusuna dikkat çekmektedir (Salman, 2005, C.4).

3.2.3.1.2. Türkiye’de Sendikacılık

Kuas’ın konuşmasının bu bölümünde ülkemizde sendikacılığın geçirdiği evrimi anlatırken, bir yandan da TİP’in siyasetsiz, partilerüstü paradigmanın dışındaki tavrı ve işçi sınıfının partisi olma iddiası bu konuşmada da ortaya konulmaktadır:

Bu kapsamda; artık işçilerin işyerindeki ihtiyaç ve sorunlarıyla yetinen sendikacılık, Türkiye’mizde de tarihe karışmak üzere olduğunu ve Türk sendikacılığının 1960’ta politik kimliğiyle de varlığını, Türk demokrasisinin dayanaklarından birisi olarak, ortaya koyduğunu ve kendini kabul ettirdiğini söylemektedir (Salman, 2005, C.4).

Kuas, 1966 ve 1967 yıllarında yaptığı konuşmalarda olduğu gibi bu yıl da 1961 Anayasasına dayalı olan çalışma haklarını yine bu anayasa üzerinden savunmaktadır:

“… Bu şerefli ve mücadeleli bir geçmişin potansiyel gücü iledir ki, sosyal Anayasamız, işçilerin insanlık onuruna uygun bir hayata kavuşmasını öngörmüştür. Bundan dolayıdır ki, Anayasamız adaletli bir ücret düzenini,, sosyal adalete uygun bir yaşamı ve işçilerin mutluluğu için çeşitli ilkeleri temel hak ve özgürlükler bölümünde bir bir sıralamıştır. Nihayet Anayasamız bugünkü bozuk sömürü düzenine son verilmesi için Devlete, bunu engelleyen ekonomik, politik ve sosyal bütün engellerin kaldırılması görevini yüklemiştir (Salman, 2005, C.4).”

Öte yandan uygulamada 1961 Anayasasının lafzı ve ruhunun dışına çıkıldığı iddiasına sahip olan TİP, bu görüşlerini

  • iş yasası,  
  • tarım işçilerinin durumu,
  • işsizlik sigortası,
  • kaynakların kötü kullanımı,
  • Adalet Partisinin uygun mevzuat geliştirememesi,
  • asgari ücret

üzerinden açıklamaktadır (Salman, 2005, C.4).

Kuas, İş Kanununun sadece belli bir ölçeğin üstündeki işyerlerinde uygulandığını, yasanın uygulanmasına ilişkin denetimin ise yetersiz sayıdaki iş müfettişi tarafından yapıldığını ve bu denetimin amacına ulaşmadığını ifade etmektedir. Bu yetersizliğin kökeninde ise Çalışma Bakanlığına tahsis edilen bütçe gelmektedir (Salman, 2005, C.4).

Tarım işçileri ise TİP’in 1969 seçimleri öncesi amblemini değiştirmesine neden olmuş bir kesimi ifade etmektedir. Ülkenin sanayileşmesi ve mevcut toprak burjuvazisinden yeni yeni sanayi burjuvazisi üretiliyor olması TİP’in tabanını tarım işçileri olarak değiştirmesi sonucunu doğurdu. Tarım işçilerinin Kuas’ın konuşması kapsamında içerilmesi bu süreç içerisinde önemlidir. Öte yandan, TİP’in programında da tarım işçilerinin ihmal edilmediği ancak sanayi işçilerinin ön planda olduğu da not edilmelidir (Salman, 2005, C.4).

Şekil 2: TİP’in İki Ayrı Amblemi (Solda 1969 Yılına Kadar Kullanılan Amblem, Sağda 1969 Sonrası Parti Amblemi)

Kaynak: http://bianet.org/biamag/emek/127848-turkiye-isci-partisi-50-yasinda

TİP tarafından asgari ücretle birlikte en fazla vurgulanan hususlardan biri de işsizlik sigortasıdır. TİP, Kalkınma Planında yer alan işsizlik sigortasının sadece sürekli işsizliği kapsaması konusunda itirazını dile getirmekte, geçici işsizlik ve gizli işsizlik oranlarına dikkati çekmektedir. Kuas burada da gelişmiş Avrupa ülkelerinden örnekler vermek suretiyle Marxizm’le araya en azından taktiksel bir mesafe koymaktadır. Kuas bu kapsamda;  25 devlette işsizlik sigortası uygulandığından, İngiltere’de 1911 den beri işsizlik sigortasının yürürlükte olduğuna vurgu yapmaktadır (Salman, 2005, C.4).

Kuas, kamu kaynaklarının hatalı kullanımı bağlamında kapitalist olmayan kalkınma yolu paradigması üzerinden kamu kaynaklarının birkaç özel sektör firmasına tahsis edilmek suretiyle hatalı kullanıldığını ileri sürmektedir. 1960’ların ve 1970’lerin sanayi burjuvazisi yaratma ve ithal ikame politikasına karşılık TİP’in politik yaklaşımında sözkonusu kaynak transferinin eşitsizliği arttırıcı yönüne vurgu vardır. Her ne kadar Yerasimos (2005:480) 1965 yılı seçimlerinden sonra TİP’in “kapitalist olmayan kalkınma yolu” yerine “sosyalizmi” gündeme getirdiğini belirtse de Kuas’ın kalkınma bazlı konuşmalarında sosyalizmin telaffuzundan kaçınılmaktadır (Salman, 2005, C.4).

Kuas, Adalet Partisine yönelik söyleminde ise Adalet Partisinin çalışma barışı tesis edici bir mevzuat geliştirememesi üzerine odaklanmış olsa da temelde gündelik siyasi retoriğin baskın olduğu görülmektedir (Salman, 2005, C.4).

Asgari ücret, işsizlik sigortası ile birlikte en sık vurgulanan hususlardan biridir. Asgari ücretin esas alındığı endeksin hatalı olduğu üzerinde durulmaktadır. Buradaki temel nokta asgari ücretin1966’ya göre binde altı artması, buna karşılık 1966-1968 arasında geçinme endekslerinin yüzde 15 oranında artış göstermesidir (Salman, 2005, C.4).”

3.2.3.2. Fatma Hikmet İşmen’in Cumhuriyet Senatosunda Yaptığı Konuşma

Çalışma Bakanlığı Bütçesinin daha önce Cumhuriyet Senatosu’nda görüşülmesi sırasında (9 Şubat 1968, 32. birleşim) TİP Senatörü Fatma Hikmet İşmen de söz alarak;

  • İş yasası
  • Tarım İşçilerinin Durumu
  • İşsizlik Sigortası
  • Toplu Sözleşme Kapsamına Giren İşçilerin Oransal Yetersizliği
  • Türkiye Karayolları İşçilerinin Özlük Haklarına İlişkin Sorunlar ve Yurtdışında Çalışan Türk İşçilerine Atıf
  • Zonguldak’ta Yaşanan İşçi Hareketleri

gibi konulara yer vermiştir (Salman, 2005, C.4).

İş Yasası bağlamında; Fatma İşmen’in konuşmasında İş Yasasının kapsadığı işçi sayısının Çalışma Bakanlığının denetsel sorumluluğunu arttırdığını ifade etmektedir. Öte yandan, konu yine Çalışma Bakanlığına tahsis edilen kaynaklar ve bütçesinde düğümlenmekte ve İş Yasası kapsamına giren bir milyon 150 bin işçinin haklarını korumada yetersiz kaldığını iddia etmektedir (Salman, 2005, C.4).

İşmen, Kuas ile tutarlılık içerisinde tarım işçilerinin durumuna değinerek bu kesimin İş Yasasının dışında bırakılmasını eleştirmektedir. Bu meselenin arka planında Demokrat Parti tarafından desteklenen tarımsal burjuvazinin yerine Adalet Partisince sanayi burjuvazisinin yükseltilmeye başlanması olabilir. Nitekim her ne kadar çatışır gibi görünse de sanayi burjuvazisinin meşruiyeti için kurumsallaşmanın gerektiği aşikârdır (Salman, 2005, C.4).

İşmen, yıllar sonrasında gerçekleşebilecek olan işsizlik sigortası meselesini tıpkı Kuas’ın dile getirdiği gibi Senatoda gündeme getirmekte; hükümetin işsizlik sigortası adı altında kıdem tazminatlarını kaldırma konusundaki şayiaları gündeme getirmektedir (Salman, 2005, C.4). Günümüzde de kıdem tazminatı ile işsizlik fonu/sigortası zaman zaman bir ödünleşim mekanizmasının parçası olarak gündeme gelmektedir.

Toplu sözleşme kapsamındaki işçilerin kapsamı 274 ve 275 sayılı kanunlara yönelik eleştirilerin de odağını oluşturmaktadır. İşmen de yıllık programa göre toplu sözleşme kapsamına giren işçilerin toplam işçilerin yüzde 27’sini oluşturduğunu, geri kalanların pek çoğunda asgari ücretler ve İş Yasasının hiçbir hükmünün gereğince uygulanmadığına vurgu yapılmaktadır (Salman, 2005, C.4).

İşmen, zahirde Türkiye Karayolları işçilerinin özlük haklarına ilişkin sorunlara odaklanırken bu çerçevede teknik elemanların yurtdışına göçünü önleme yönünde bir önermeyi de içermektedir (Salman, 2005, C.4).

TİP’in parti olarak işçi sınıfının demokratik öncülüğünü esas aldığı bilinmektedir. Bu anlamda da zaman zaman somut işçi hareketlerini de gündeme getirmektedir. Bunlardan biri de Zonguldak’ta yaşanan işçi hareketleridir. İşmen,  Zonguldak’ta meydana gelen ufak tefek olaylara bağlayarak bu konunun açıklanamayacağını; zahirdeki neden ücretlerin geç verilmesi, toplu sözleşmenin uzamış olması gibi olaylar olsa da gerçeğin çok ağır koşullar altında çalışan işçilerin çok düşük ücret alıp kötü davranış görmeleri olduğuna vurgu yapar (Salman, 2005, C.4). 

3.3.Analiz

Çalışmamız kapsamında çalışma ilişkileri ile doğrudan ilgili olması hasebiyle TİP’in Çalışma Bakanlığı bütçe görüşmelerinde yaptıkları konuşmalara odaklanıldı. Bu çerçevede yıllar itibari ile yapılan konuşmalarda aşağıdaki temaların kullanıldığı tespit edildi.

Tablo 2: TİP’in Çalışma Bakanlığı Bütçe Görüşmeleri

Temalar196619671968
İşçi Sınıfının Sendikalaşma MeselesiX X
Sendikaların Politika YapmasıX  
Emeklilikte Yaş Sınırı Sorunu X 
Artı Değerin Paylaşımında EşitsizlikX  
Sömürünün Yasal DayanaklarıX  
Adalet Partisi Hükümeti ile TİP ÇelişkisiX X
İş Emniyeti ve İş Müfettişlerinin Nicel Yeterlilik SorunuXXX
İş Mahkemelerinin Yetersizliği X 
Sosyal Sigortalar Kurumu ve Sosyal Sigortadan yararlanmaXX 
Sosyal güvenliğin sağlanması X 
İşçi Konut Meselesi X 
Toprak Altında Çalışanlar ve Ağır Tehlikeli İşlerde Çalışanlar X 
Tarım İşçilerinin Durumu  X
Asgari Ücretin TespitiXXX
Asgari Geçim İndirimi-İşsizlik SigortasıXXX
Kalkınma ve Sanayileşme, ülke refahıXX 
Yurtdışındaki İşçilerimizX X
TİP’in İşçi Sınıfı Açısından MisyonuX  
Çalışma Bakanlığı BütçesiXX 
Çalışma Bakanlığının Zafiyeti XX
Çalışma Bakanlığının Verilerinde Sıhhat Sorunu X 
Tam Çalışmanın Sağlanması X 
274 ve 275 Sayılı Yasaların Değiştirilmesi XX
Harcırah Yasasının Uygulamasına Yönelik Sorunlar  X
1961 Anayasasının Getirileri  X

Görüleceği üzere Asgari Ücretin Tespiti, Asgari Geçim İndirimi ve İşsizlik Sigortası ve İş Emniyeti ve İş Müfettişlerinin Nicel Yeterlilik Sorunu her oturumda gündemde olan konulardır. Birden fazla oturumda değinilen konular ise;

  • 274 ve 275 Sayılı Yasaların Değiştirilmesi
  • Çalışma Bakanlığının Zafiyeti
  • Çalışma Bakanlığı Bütçesi
  • Kalkınma ve Sanayileşme, ülke refahı
  • Sosyal Sigortalar Kurumu ve Sosyal Sigortadan yararlanma
  • Adalet Partisi Hükümeti ile TİP Çelişkisi
  • İşçi Sınıfının Sendikalaşma Meselesi

şeklindedir.

İşsizlik sigortası gibi sosyal refah devletine yönelik uygulamaların gündeme gelmiş olması TİP’in önemli bir misyonuna delalet etmektedir. Kalkınma ile ilgili TİP’in vurguladığı Türkiye’ye özgü kapitalist olmayan model de dikkate şayandır. Adalet Partisinin temsil ettiği küresel sermayeye açık iktisadi kalkınma modelinin alternatifi durumunda olan bir söylemi benimseyen TİP’in TBMM konuşmalarında doğaldır ki Adalet Partisi Hükümeti ile TİP Çelişkisine bolca yer verilmektedir.

1963 yılında yasalaşan 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu da sıklıkla Meclis gündeminde yer almıştır.

Tek Meclis oturumunda bahsedilmekle birlikte;

  • Artı Değerin Paylaşımında Eşitsizlik
  • Sömürünün Yasal Dayanakları
  • Sendikaların Politika Yapması
  • TİP’in İşçi Sınıfı Açısından Misyonu

gibi konular TİP’in çalışma ilişkilerini ve işçi sınıfının politik temsilciliğini üstlenmesi hususunu destekleyen örneklerdir.

Yurtdışındaki işçilerimizin sadece döviz girdisi sağlayan bir faktör olarak görülmemesi konusundaki TİP’in yaklaşımı da dönemin pragmatist anlayışının ötesinde bir işçi sınıfı bilincinin örneğidir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

TİP’İN MECLİSTEKİ SENDİKACI MİLLETVEKİLİ TEMSİLİNİN SONA ERMESİ VE TİP SONRASI SENDİKACI MİLLETVEKİLİ TEMSİLİ

Türkiye’de işçi hareketleri de yaygınlaşırken, dönemin en önemli gelişmesi 15-16 Haziran 1970’te patlak veren olaylardır. Hükümet’in 275 sayılı Grev ve Toplu Sözleşme Yasası’nda değişiklikler yaparak grev ve toplu sözleşme yetkisini pratikte sadece Türk-İş’e bağlı sendikalara verme niyetine karşı çıkan DİSK’e bağlı işçiler özellikle İstanbul ve Gebze gibi önemli sanayi merkezlerinde büyük gösteriler düzenlediler. DİSK’li işçilere Türk-İş’lilerin de katıldığı bu eylemler güvenlik güçlerince bastırıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. DİSK yöneticileri ve birçok işçi lideri tutuklandı ve sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı (Ünsal, 2002).

Son dönemde kendi iç çatışmaları yüzünden yöneticileri arasında TİP kurucuları ağırlıkta olan DİSK ile bağlarını bile koruyamayan TİP, 15-16 Haziran olaylarına başta seyirci kalmış, ancak sonrasında iktidarı eleştirmiş, yeni yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’nde dava açmıştı (Ünsal, 2002).

Bu önemli işçi direnişinin, “Türkiye’nin tek sol siyasal örgütü”nün dışında gelişmesi, öteden beri işçi sınıfının “öncü kuruluşu” olma iddiasındaki TİP’in işçi kesimi ile zaten yoğun olmayan ilişkisinin daha da zayıfladığının, daha doğrusu, işçi kesimi üzerinde bile etkili olamayacak kadar güçsüzleştiğinin somut kanıtıydı. Parti, 1968-71 arasında, tarihinin en canlı ve bilinçli dönemini yaşayan Türkiye işçi hareketinin çok gerisinde kalmıştı (Ünsal, 2002).

15-16 Haziran olayları sadece TİP’in içinin ne denli-boşaldığını ortaya koymakla kalmadı, TİP’e karşı olan MDD’ci akımın Türkiye’de işçi sınıfının siyasal açıdan yeterince olgun olmadığı tezini de tartışılır duruma getirdi. Dahası, MDD’ci akıma bir ölçüde ilgi duyan Kemalist çevreler de, işçi hareketindeki bu gelişmelerden belli bir tedirginliğe düşerek, daha fazla sola yönelmenin sakıncaları konusunda düşünmeye başladılar (Ünsal, 2002).

Bu arada, partinin TBMM’deki iki milletvekilinden, gerek eski Genel Başkan Aybar’ın, gerekse bir sağlık sorunu yaşayan Kuas’ın Genel Merkez’le ilişkilerinin de pek sıcak olmaması ve Senato’da da ancak bir temsilcisinin (Fatma Hikmet İşmen) bulunması yüzünden, TİP’in faaliyet sahası iyice daralmıştı (Ünsal, 2002).

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Türkiye İşçi Partisi sendikal bir tabandan neşet edip entelektüel kesimi dışlamayıp, Genel Başkanlığa bu kesime mensup olan Mehmet Ali Aybar’ı Genel Başkanlığa geçirmek suretiyle Türkiye’ye özgü sosyalist bir dönüşümün denemesini gerçekleştirdi. Bu sosyalizm temelinde ülkeye özgü kalkınma modeli, işçi sınıfı diktatörlüğünü reddeden bir anlayış ve ülkenin değerlerine saygılı ve hatta sahiplenici bir anlayışı içeriyordu. Bu sahiplenmeyi “kula kulluğa son” son sloganıyla somutlaştıran TİP, çalışma hayatına ve ilişkilerine yönelik savunuculuk fonksiyonunu özellikle ilk parlamento ve senato dönemlerinde başarılı bir biçimde gerçekleştirdi.

TİP bu dönemde başta Rıza Kuas olmak üzere sendika kökenli milletvekilleri ile aktif bir işçi sınıfı önderliğinde Türkiye koşullarına uygun bir adalet anlayışını benimsedi. Bunu da farklı biçimlerde konuşma temalarına yansıttı.

TİP hem asgari ücret tespitinin kriterleri gibi sosyal güvenliğe ilişkin meseleler, hem işsizlik sigortası gibi Türkiye’de uygulamada olmayan refah devletlerine özgü araçların cari kılınması gibi pek çok konuda savunuculuk yaptı. İşçi hareketleri, çalışma ilişkileri ve sendikacılığın politik bir mesele olarak ortaya konulması da yine TİP’in bir başarısıdır.

TİP, parlamentoda iş güvenliği ve iş müfettişleri meselesini gündeme getirerek ayakları yere basan bir sınıf mücadelesi ve siyaset yaptı.

Dönemin yasal arka planını oluşturan 274 ve 275 Sayılı Yasalar, Türkiye’ye özgü kapitalist olmayan kalkınma modelinin oluşturulması, yeniden şekillendirilen Sosyal Sigortalar Kurumunun ve sosyal sigortanın yaygınlaşıp işlerlik kazanması TİP’in parlementoya taşıdığı temalardır.

Öte yandan, sendikacı ve aydın mutabakatı olarak ortaya çıkan TİP, bu mutabakatı dışsal etkiler (12 Mart süreci, milli bakiye sisteminin kaldırılması, Sovyetler Birliğinin emperyalist politikaları) ve içsel etkiler (Sovyetçi ve “güler yüzlü sosyalizmi savunanlar”, emek grubu, doğu grubu, MDD’cilerin çözülmeleri, DİSK dâhil sendikalar üzerinde etkinin kaybedilmesi gibi sorunlar)  neticesinde sürdürmeye muvafık olamadı.

TİP, tamamen tarihin derinliklerine gömülmüş olsa da ortaya koyduğu deneyimin biricikliği her zaman için referans noktası oluşturacaktır.

KAYNAKÇA

Ahmad, F. (1992), Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980, Hil Yayınları, İstanbul (Çev.Ahmet Fethi)

Aktay, N., ARICI,  K. ve KAPLAN,  T. S. (2006), İş Hukuku, Seçkin Yayıncılık San. ve Tic. A.Ş., Ankara

Aren, S. (1993), TİP Olayı (1961-1971) s. 33-34

Artukoğlu, O. S. (2005) “Yurtdışı İşçi Tasarruflarının Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Banka Sistemi ve Türkiye ekonomisi Üzerine Etkileri”, Uzmanlık Yeterlilik Tezi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası İşçi Dövizleri Genel Müdürlüğü, Ankara

Aybar, M.A. (1988), TİP Tarihi C.3,  İstanbul, s: 141 143

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sayılarla İş Müfettişliği (Mart 2013), http://www.csgb.gov.tr/csgbPortal//ShowProperty//WLP%20Repository/itkb/dosyalar/sayilarlaismuffetisligi//mart2013/tablo     (Son Erişim: 02.05.2013)

Çavdar, T. (2008), Türkiye Demokrasi Tarihi 1950’den Günümüze, İmge Kitapevi, 4.Baskı, Ankara

Çeçen, A., (1970). Sendikalizm, Özgür İnsan Yayınları,  Ankara

Çelik, Necati (1995). “Hak-İş Dinamik , Atak ve Farklı”, Hak-İş, Sayı: 33, Ankara.

Güzel, Ş., (1993). Grev, Sosyalist Yayınlar, İstanbul

Işıklı, A. (2005), Sendikacılık ve Siyaset, Matbaa, Ankara, s. 470,  484

İleri, Ü. (2009), Türkiye’de Toplumsal Değişimin Çalışma Üzerindeki Etkileri, TÜHİS Yayınları, Ankara

Kanbolat, Y. (1979), Olduğu Gibi, Eski Türkiye İşçi Partisi Üzerine Anılar, Bayır Yay., Hatay

Koç, Y., (1994). Sendikal Eğitim Notları,. Öteki Yayınevi. Ankara

Koç, Yıldırım (1997), Sendikalar, Siyaset, Siyasal Parti,  Türkiye Yol-İş Sendikası Eğitim Yay.No.19, Ankara

Koç, Y.(2012, 21 Temmuz), 15-16 Haziran eyleminin başarısı, Aydınlık

Mahiroğlu, A. (2001) “Türkiye’de Sendikalaşma Evreleri ve Sendikalaşmayı Etkileyen Unsurlar,” Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt No 2, Sayı 1, s.171

Özerkmen,  N (2003), “Geçmişten Günümüze Türkiye’de Anayasa ve Yasalarda Sendikal Hakların Düzenlenmesi ve Getirilen Kısıtlamalar,” Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, 43, 1, s. 239-257

Pekin, F. (1985), Demokrasi, Sendika Özgürlüğü ve Sosyal Haklar, Alan Yayıncılık, İstanbul

Salman,  T. (2005), Tip Parlamentoda Türkiye İşçi Partisi 1967, TÜSTAV İktisadi İşletmesi Özel Dizisi, C.3, İstanbul

Salman,  T. (2005), Tip Parlamentoda Türkiye İşçi Partisi 1967, TÜSTAV İktisadi İşletmesi Özel Dizisi, C.4, İstanbul

Sargın (2000), N., TİP’li Yıllar, 1961-1971: Anılar Belgeler s. 186.BDS Yayınları, İstanbul

SGK, http://www.sgk.gov.tr/wps/portal/tr/kurumsal/tarihce (Son Erişim: 01.05.2013)

Sülker, K. (1955), Türkiye’de Sendikacılık, Sendika Kültürü Serisi No.1, Istanbul, , s.140.

Şener, M. (2008), “Türkiye İşçi Partisi”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Sol, Cilt 8, Gültekingil, M(ed.), İletişim Yayınları, İstanbul, s.356-357

Tezel, A.(2010, 5 Ekim), “Yaşı bekleyenlere bir defalık emeklilik hakkı gelir mi?”, HaberTürk

TİP(1964), Türkiye İşçi Partisi Programı, İstanbul

TİP (1965),  Türkiye İşçi Partisi Tüzüğü, İstanbul

Tunçay, M. (1967), Türkiye’de Sol Akımlar, Bilgi Yayınları, Ankara

TÜİK, Türkiye İstatistik Kurumu Ve İstatistiğin Tarihçesi, http://www.tuik.gov.tr/UstMenu.do?metod=tarihce (Son Erişim: 02.05.2013)

TÜRK-İŞ (1962), Mümessiller Heyeti Tutanakları,: 21

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, http://www.anayasa.gen.tr/1982ay.htm (Son Erişim: 02.05.2013)

Türkiye Büyük Millet Meclisi (1966), Meclis Tutanağı,  B : 54 23 . 2 . 1966 O : 4, Ankara

Uçar (2010), Z. Türkiye’de Siyasal Dönüşümlerin Işığında Sendikal Hakların Gelişim Dinamikleri, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Çalışma Ekonomisi Ve Endüstri İlişkileri Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Isparta

Uzunay, B.(1997, 17 Mayıs), “Emekli olmak ya da olmamak”, Aksiyon

Ünsal (2002), A., Umuttan Yalnızlığa Türkiye İşçi Partisi 1961-1971, Tarih Vakfı Yurt Yayınları Türkiye Araştırmaları Dizisi, İstanbul

Yazıcı, E., Türk İşçi Hareketi, Aktif Yayınları, Ankara , 1996. (Çelik, 2003: 10).

Yazgan, T. (1982), Türkiye’de Sendikal Hareketler, Türk Dünyası Araştırmaları

Yayını, İstanbul

Yerasimos, S.(2005), Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, 1.Dünya Savaşından 1971’e, 3.Cilt,Belge yayınları, 7.Baskı, İstanbul

YÖN (1961), 27.12.1961, s.18.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s