Kış Vakti Ankara’da Müzik Dinlemek

Resim: Ev halim

Yazıya yekten bir itiraf ile başlayalım: Artık, genç değilim. Uzun süre ayakta kalınca omurgam olumsuz etkileniyor. Biraz uyku saatimi geçireyim huysuzun bayrak taşıyanı oluyorum. Ev, plak, spotify, youtube marifetiyle Ankara’nın müzikal kıtlığına halimce derman olmaya çalışıyorum. Yine de kentliliğime yakıştıramadığım ve haydi bir gayret deyip kendimi dışarıya attığım zamanlar da olmuyor değil. Sıklığı azalsa da “bu konser önemli” deyip, üşene üşene kendimi musiki ortamlarına atıyorum.

Son 3-4 ayıma ise bezmeden mütevellit bir “gitme planını erteleme”, bir tane de “zorlaya zorlaya gitme” macerası damgasını vurdu. Seyyal Taner ve Kurtalan Ekspres’in birleşmelerinden sonra izlediğim bir İstanbul konserinden yaklaşık iki yıl sonra Ankara’ya ilk gelişlerini heyecansız bünyem atlatmayı tercih ederken, geçenlerde verdikleri konsere kayıtsız kalamayıp gitme kararını eşimle beraber verdik ve bu yazının temelini oluşturan ahkam birikmesine geçmişin müktesebatıyla birlikte maruz kaldım. Eksi 10 dereceleri bulan kış Ankara’sı fonunda özelde Ankara genelde memleket sathında canlı müzik dinleme deneyimleri de adeta film şeridi gibi gözümün önünden geçti.

İlki, Ankara klasiği olarak kanıksadığımız bir ODTÜ etkinliğiydi. Malum, ODTÜ’nün muhtelif musiki klüplerinin ve mezun derneklerinin yaptığı etkinlikler Ankara’mızda meşhurdur. Bu etkinlikler yakın zamana kadar yaygın bilet satışına sahip olmayan etkinliklerdi. Bu tarz etkinliklerde ODTÜ öğrencisi veya mezunu değilseniz ODTÜ’nün nizamiyesinden geçerken konsere geldiğinizi söylersiniz, karşıdaki güvenlik görevlisi  “Biletiniz var mı ?” der. Bu durumda zaten bilet ODTÜ dışında satılmıyordur ancak bir yandan da güvenlik görevlisi içeri girebilmeniz için bileti şart koşar. Mamafih bilet kampüs içinde bir yerlerde satılıyordur; dolayısıyla konsere girmeniz zaten imkansızdır; sadece bu kısır döngüye girmeniz ve geleceğe anı biriktirmeniz için güzel güzeli bir vesile önünüzdedir.

Resim: ODTÜ’de free caz konserine gelip Nizamiye’de bileti sorulanların oluşturduğu mağdurların gösterisi 😀

2007 yılında da ODTÜ’nün bir oluşumu-galiba mezunlar derneği-  tarafından Vişnelik’te yapılan bir Timur Selçuk konseri düzenlenmişti. Konser biletleri bu kez yaygın bir bilet aracı kuruluşu üzerinden satılıyordu. İmza sekansında Timur Selçuk’la güzel bir sohbete dalmışken organizasyonu yapan derneğin temsilcisi “Derneğe üye misin? “ diye sordu; cevaben tabii ki ODTÜ mezunu olmadığımı belirtmek durumunda kaldım. Karşıdaki afallamıştı: ODTÜ’lü olmayan nasıl ve ne hakla gelmişti bu konsere…

Aynı ODTÜ geçmişe özlem duysa gerek mevcut okul musıki toplululklrından birinin marifetiyle bir free caz konseri de düzenledi yakın bir zamanda…Bu kez de biletleri Kızılay’da ismini duymadığım bir marketten almamızı ve ancak o şekilde içeriye girebileceğimizi söylüyorlardı. Öğlenleri artık Ankara’nın merkezi olmayan Kızılay’a gidip bileti almamız sonra da nizamiyesinden geçerek Yunus Emre’nin dergaha soktuğu odunlara ilişkin motivasyonuna benzer bir şekilde konsere baş koymamız bekleniyordu. Konser biletlerini ya ideolojik bir sebeple ya işbilmezlikten, bir e-bilet firmasıyla ilişkilendirmemişler ve tabii ki hedef kitle olarak zamanı bol bir öğrenci kitlesini belirlemişlerdi. Şu yaşlı ve meşgul adamı İstanbul’da olsa rahatça seyredebileceği bu free caz müzisyenine yakıştıramıyorlardı.  

Kasım 2018 içerisinde yaşadığım bir konser deneyimi de bunlardan biraz farklıydı. Gerçekten de; hem konserin merkezindeki sanatçıya bu aralar konser vesilesiyle erişmek zordu, hem de ülkemizde halen algılanmayan br müzik olduğu için çok da geniş organizasyon ve aracı firmalarla bilet satışı yapılamayacak durumda olan caz müziğinin iyi bir örneğinin sergilendiği bir konserdi. Konser, bir otelin bistro bölümünde olacaktı. Tanıtım az, ancak küçük bistro dolu idi. Mekan ve mekan sahibi ile ilgili bir sorun da yoktu ki aslında burada yaşanan şey -bir sorun mu hala da emin değilim ama- dinleyici ve müziği üreten arasındaki birincil ilişkiydi. Tanımak istediğimiz müzisyenlere ulaşmak bir adım kadar yakındı; ancak o müzisyenler o bistroya doldurdukları yakın veya uzak arkadaşlarıyla sohbet etmekteydiler. Bunun da aslında sakıncası yoktu. Sadece Türk cazının 1920’lerde tangoyla karışık başlayan ve 1950’lerde Ankara’da tekamülünü sağladığı geleneğine ve hatta Türk cazının İskandinavya macerası ile birlikte yerel damarla birleşmesi gibi süreçlerden geçmesine rağmen halen eşe dosta dinletilesi konumuydu. Malum, müziği üreten ile müziği talep edenin hastalıklı hayranlık halleri bir yana dinleyici ile müziği üreten arası ilişkide çok da eş dost ilişkisi değil, ama takdir ve duygu ile bilginin paylaşımını gerektirir. En azından müziğin sistematik yazımı ve okunması bunları gerektirir. Yine de güzel insanlar ile güzel mekan ilişkisinden doğan temiz bir hayat önermesi sunar caz geceleri…Hop diye seyircilerin arasından çıkıveren caz müzisyenleri sürprizleri dahil…

Resim: Erol Pekcan circa 1950s

Son konser deneyimim ise Seyyal Taner ve Kurtalan Ekspres konserimdi. Geçen yılın sonunda gerçekleşen ilk konsere yorgunluktan mütevellit gidememiştim. Bu konseri ise izlemek istedim. Seyyal Hanımın, zaman zaman değerli menajeri Ulunay Türkkan’ın paylaştığı videolar vasıtasıyla tıkanmış bir Anadolu Pop damarını nasıl açtığına da şahit olmuştum. Tüm haftanın yorgunluğuna rağmen kendimizi konserin yapılacağı mekana attık. Çok şükür mekanda kahve de vardı. Bu soğukta en içilesi sıvıya da eşimle birlikte teveccüh ettik. Öte yandan kokteyl masası gibi unsurlar sahnenin en dibinden başlayarak gerilere kadar yerlerini almıştı. Buraya kadar pek de itirazımız yoktu; ancak şerh olarak rock konseri olduğu iddia edilen bir olayın sahne ile bağlantıyı kesmesine karşı cılız bir beyanımız olabilirdi. Konser ile birlikte önce şıvaz viskiler, sodalar ve kalantör görünümlü garip adamlar ve yanlarında bulunan kadınlardan oluşan bir güruh ortalığı kapladı.  

Konserin Kurtalan Ekspres’e ait ilk yarısında ölüm yıl dönümü olmasından mütevellit Cem Karaca  şarkıları arka arkaya söylenyordu. Karaca dışında kimseye yakışmayan Namus Belası, Islak Islak, Tamirci Çırağı gibi şarkılar ardı ardına söyleniyordu. Kurtalan Ekspres özgün şarkıcısı Barış Manço’nun hattından çıkmış, Karaca’nın en popüler olmakla beraber en incelikli olmayan eserleriyle üzücü bir karikatür çiziyordu. Manço’nun Yeni Bir Gün’ü çalınırken ise adeta Manço’nun ektiği biçiliyor ve kendinden eğlence insiyakı ile geçmiş dinleyici sadece progresif eserin “Anlıyorsun Değil mi?” bölümüne eşlik ediyordu.  Konser dinlemeyi bilen, belki de biraz da bu hali kuralcılıkla nitelendirilen Ankara seyircisi için bir şehir efsanesinin bitişi gibi bir hal içindeydik.

seyyal taner ile ilgili görsel sonucu

Resim : Seyyal Taner & Kurtalan Ekspres

Seyyal Taner sahne aldığında ise Seyyal Hanım’ın deli enerjisini adeta absorbe eden bir ortamla karşı karşıya kaldık. Naciye ile sahneye çıkışında Taner’in mecburi pop saflarından rock’a rücu etmesinin getirdiği memnuniyet hissi neredeyse kayboluyordu. Hele grup ile Seyyal Hanımı ilk izlediğim Suriye pasajındaki konser ile karşılaştırdığımda … Konserlerde boru sesimle az bilinen şarkılar talep ettğim vaka olsa da, bu kez yarı uyuşmuş haldeydim. Ne bir şey istemek, ne de şarkı söylemek geliyordu içimden. Taner’in tekinsiz teatral halleri bile sarhoşa meze olmuş bir haldeydi. Rüküş övgüler ama Hababam Sınıfı müziği niyetine bilinen “Son Verdim Kalbimin İşine” haricinde hiçbir şarkıya eşlik edilmeyen bir garabet, bir kasavet…

Bilsak ile başlayan rock bar mantığı, konser salonu bulmakta ve dolayısıyla müzikal emeğini geçim yolunda kullanamayan rock grup ve şarkıcıları için bir oksijen çadırıydı. Alkolün destek unsuru olarak yer aldığı bu ortamlarda yine de müzik dinlemek temel amaçtı. Ne olduysa bu konseptin anadalga akım olarak konumlandırılması ile birlikte gazino dünyasına özgü kalantörlük hissiyatı galebe çaldı ve önünde “votkası ve eriği ateşlenmiş” bir kitleye yönelik sarhoş eğlendirme müziği durumuna geçti müzikal icra faaliyetleri…  

Resim: Bilsak Program Afişi (Ata Akdağ Arşivinden)

Sonuç: İyi niyetler, umutlar ama hüsranla biten nice Ankara ve Türkiye konserleri…

Neden böyle oluyor?

Sebep, aslında basit: Eğlenmek için gelen, haftasonu dağıtması yapmak isteyenle müzik dinlemek isteyenin aynı mekanda kesişmesi hadisesidir bu olan biten…2000’lerin başının İstanbul’unda Mavi Işıklar’ın dönüş konserinde kadın mı trans kadın mı olduğunu anlayamadığımız biri hepimizle dans etmek istemiş; sevabına 10 saniye dans eden bir arkadaşımızdan başka kimseden yüz bulamamış ve ortamı terk etmişti. Diyeceğim o ki; içkili bar vb. konsere evsahipliğini yapan mekana o etkinlik için gelmeyen zevat, o yıllarda da vardı. Öte yandan, bu durumdaki kişinin makus talihi ortamdan dışlanmaktan ibaretti.  Şimdi ise müziği dinleyen alabildiğine azınlıkta… Hem de bu rezillik dinleyicisi ile övünülen Ankara’da bile yaşanıyor belki de bilakis orada yaşanıyor.

Bütün bunları neden yazdım? Sanırım müziğin bitmeye yüz tuttuğu canlı müzik icra habitatlarının yanısıra huysuz ihtiyara bağlamamın da bunda bir etkisi var. Bir türlü başlamayan konser boyunca ayakta kalmak en hafifinden bele yük bindiriyor. Uykumuz geliyor; konser başlayana kadar çalan (bu ara 90lar) müzikler sinirimizi zıplatıyor. Velhasılı kelam dışarı çıkmak artık pek de müzikal bir hadise değil, hele Ankara’da. Dolayısıyla pikapta Manolis Angelepoulos, gözlerim ağırlaşıyor da ağırlaşıyor…  

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s