1990’lar Hadisesi

1992 - Körüklü İkarusların Ankaraya gelişi

 

Bu yazıyı hazırlarken bilgi ağırlıklı pek çok çalışmama nispeten yazının üzerinden daha fazla geçmem gerekti. Haksızlık mı ediyorum babında eş dost teyidi alma ihtiyacını çok yoğun bir şekilde hissetttim. Keza, gençliğimin böyle bir dönemde geçmesinden hiç bir zaman memnun olmamıştım. Popüler müziğin, popüler kültürün en pespaye formlarının hüküm sürdüğü bir döneme tesadüf etmek mutsuzluğumu katmerliyordu. Doğrusu bu döneme karşı alabildiğine bir öfke duyuyordum. Bu nedenle de objektif olamama, öfkeme yenilme riskini taşıyordum ki; bu riski bertaraf edemeyeceğimi anlayıp taraf olmayı tercih ederek bir şekilde bu yazının okuyucusuyla buluşmasına göz yumdum. Hani “söyledim ve ruhumu kurtardım” babında …

2007 yılında “Türkiye’de Grup Müziği 1980’ler” kitabımı yazarken, 1980’lerle bireysel anlamda barışmamı sağladığım bir süreci yaşadım. Bu barışmada hem empati, hem de mevzu bahis dönemde popüler müzik üretiminin halen emek yoğun bir yapıya sahip olmasının da payı vardı. Kaldı ki 1980’leri yekpare bir dönem olarak ele almak, dolayısıyla yaftalamak da alabildiğine çok zordu. Keza 1990’ların ilk yarısı ile ikinci yarısı enstrümantasyon, orkestrasyon ve kayıt-miks mantıkları arasında derin farklılıkları ihtiva etmesi itibariyle pek de aralarında kıyas kabul etmeyen ve dolayısıyla bir bütün olarak ele alınıp kesin bir yargı sahibi olunamayacak iki ayrı dönemi temsil ediyor. Keza icra edilen müziğin türü ve müzisyene göre de tabiidir ki değişken bir kayıt ve orkestrasyon kalitesinden bahsetmek de mümkün… Gösterge niteliğinde popüler müzikleri aldığımızda ise alabildiğine bir başkalaşım ve reddi mirastan bahsetmek olası görünüyor.

Öncelikle grup ya da orkestra müziğinin popüler müzikten koptuğu bir vakaydı; öyle ki zamanında orkestra müziğinin kurucu isimleri olarak bildiğimiz Garo Mafyan, Onno Tuç gibi isimleri bilgisayar ve keyboard ile neredeyse tüm altyapıyı hazırlayıp, üzerine tek tük ve şarkıdan şarkıya değişen enstrümanlarla akustik yama yaparken izlemeye başladık. Kuşkusuz bu, üzücü bir haldi. Ne var ki yıllar sonra bir gazete röportajında Yonca Evcimik’in “bizim zamanımızda her şey canlı çalınırdı” mealindeki beyanlarıyla karşılaşınca, hafızasız olmanın bizleri kuşlar gibi hür, kelebekler gibi özgür yapabileceğine inancım iyiden iyiye arttı.

1985 yılına kadar akustik davul, 1986 itibariyle Simmons elektro davul, akabinde Korg DD1 ve midi programlamalarla daha önce müzikte akustik enstrümanlarla icra edilen ritim unsuru hızla ikame edildi. 1990’ların başında ise “davul kaydının ne kadar da zor olduğunu” anlatan şarkıcı, aranjör, prodüktör üçlemesinin beyin yıkamasına maruz kaldık. Davulun yalıtımı yapılamıyormuş, kanallar karışıyormuş filan… Pop prodüksiyonlarda bir dönem canlı çalınan yaylı ve nefesliler hızla alandan çekilirken, onu bas gitarın önce Moog Taurus sonra da midi basa kendini bırakması izledi. Bu anlamda 1990’ların özellikle ilk yarısı tam da bir çöldü.

1990’lar popunun kurucu unsurları Attila Özdemiroğlu’nun Firuze ve Sevda albümleriyle temelini attığı arabesk ile tamamen bütünleşmiş pop idi. Kayahan’ın inleyen popu, Sezen Aksu’nun TSM, sefarad, Ermeni ve biraz da Rum mirası üzerinden devşirdiği vulgarize sentimal halleri, 1980’lerin sonundan 1990’lara geçişin mimarları oldular. Pairos’un her derde deva uyarlanabilirliği ile yeni popun hazırlıkları tamamlandı. En dramatik hal ise geçmişten gelen seslerin kendilerini hazır pop dirilmişken ortaya atmaları oldu. Erol Büyükburç’un “Aman Kızlar” deyip, Ersan Erdura’nın “Kafaya Çivi Gibi” çaktığı bu garabet, varolan “comeback” umutlarını da zayi ediyordu.

Related image

1992 yılında pop patlatılırken Endülüs’ten miras yanık okuyuşlar, basit altyapılar da müziğin merkezine yerleşti. Tabii ki pop patlaması kadar olmasa da eş zamanlı bir şekilde rock ve heavy metal albümleri ve 1990’ların başında Uzelli, Piccaturra ve Ada’nın önemli ölçüde desteğiyle rock ve heavy metal albümlerini basma konusunda İMÇ tutuculuğu ortadan kalktı ve bazı firmalar kataloglarında bu müziğe yer vermeye başladılar. Serdar Ateşer, Nezih Ünen, Murat Ses albümlerini görür olduk, ki bu albümler nefes alma vesileleriydi. 1990’ların ortasına doğru caz albümleri yayımlandı ve Yıldız İbrahimova, Önder Focan, Tuna Ötenel ve Asia Minör gibi isimler hatırı sayılır bir popülariteye de ulaştı.

Alternatif bir müzik sahnesi de yine 1990’ların ikinci yarısına doğru yeşermeye başlamıştı. Deniz Pınar’ın Narmanlı Han‘daki Deniz Kitapevinde satılan Mondo Trasho, Gözel Mecmuası gibi fanzinler; 2/5 BZ, Zen gibi grup ve projelerin ev çoğaltımı kasetleri ile gerçek anlamda yeraltı bir müzik sahnesi de teşkil edilmişti.

Bu tarz hayırlı gelişmelerin de yaşandığı mezkur yıllara yönelik birden haddini aşan bir özlem peyda oldu. Bu olgudan hareketle özel geceler, partiler de tertip edilmeye başlandı. Peki bu 1990’lar partilerinin bahanesiyle bir dönemin hafızada pek de tutulmayası pop şarkıcılarının tekrar göze sokulmasının esbab-ı mucibesi neydi? 1990’lar partisi denilince Zen, Mavi Sakal, Serdar Ateşer ya da Önder Focan değil de neden unutmayı istediğimiz bir garabetle yeniden müşerref oluyoruz?

Dinlemeyi kanıksadığımız makina müziğiyse ve yahut günümüzdeki müzik, doğal müzik değilse, o partilere konu olan eserler de gayet makina müziği…

Gençlik yıllarımızdaki aşklarımızı hatırlatıyorsa; e biraz daha iyi müzik dinleseydik de ahir ömrümüzde maziyi anacak daha iyi eserler olsaydı.

1990’lar partisi ismiyle duyduğumuz etkinliklerin müşterisi Mavi Sakal, Önder Focan ve hatta Zen’i hatırlayıp da müzikal bir yâd etme duygusu içerisinde olanlar değil. Hatta aslında gördüklerimiz 1990’larda yapılan nostalji partilerinde Cici Kızlar duyunca dans eden kitle ile aynı tıynette…

Nostaljiyse, bireysel manada 1990’larım çok eğlenceli geçti. Ne de olsa ilk gençliğimin yıllarıydı ve pek çok ilkimi yaşamıştım(şaibe olsun). Ortam, “Abone” ıvır zıvır işlerle meşgulken, Philip Glass’ı keşfettiğimi hatta ilk aldığım CD’nin “Songs From The Trilogy” olduğunu demansa beş kala hala da hatırlıyorum. Can’in “Ege Bamyası”, Bowie’nin albümleri, Renaissance’ın “Prologue”unu nasıl unuturum.

Doğru, bu albümler 1990’lara ait değil… İşte en güzeli de belki de o yıllara ait olmamasıydı. Bir anlamda, 1990’ların en iyi tarafı, “o kadar kötü zamanlardı ki 1970’leri 1960’ları keşfettik.” dedirtesi haliydi.

2000’lerde 1980’lerin hasretle anılmasını Simmons davula ve berbat tiz mikslere rağmen kabullendik ve sineye çektik. Ancak, kimse kalkıp da 1990’ların güzellemesini yapmasın; 1960’ları 1970’eri keşfetmemiz dışında her şey berbattı. (Yazının atarlanma bölümü bu)

2010’ların sonuna yaklaşırken 1990’lar üzerinden bir emek yoğun, kolektif müzik sanrısı yaratılmaya çalışılmasına hafızasızlarımız tabii ki sıcak bakacaklardır. Üzerinden 20 yıl geçtiğine göre sırada maalesef 2000’ler de var. Bundan da kuşkusuz özlenecek bir şeyler, aşk meşk çıkar, çıkmaz değil… Hele müziği mp3’lere emanet ettiğimiz bu berbat dönemi de iştahla sahipleneceğiz.

Zaman her şeyin ilacı olduğu gibi 1990’ların pop çöplüğünü bile ihya etmeye namzet olduğunu gösterdi. Dileğimiz bir an önce bu dönemin de geçip quantize de olsa davul kaydının yapılabildiği bir yeni zamansal özleme kendimizi bırakmak.(İyimser final)

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s